azadzanavli @ hotmail.com

“Devrilesi Moskof diye başlayan,

Bir türkü söylerdi anam eskiden...

Yanık yanık ‘of! of!’ diye başlayan,

BİR TÜRKÜ SÖYLERDİ ANAM ESKİDEN...

Onda bir memleket, bir vatan derdi,

Gözümden bir cihan geçer giderdi...

Her beytin sonunda ‘Âh vatan!’ derdi,

BİR TÜRKÜ SÖYLERDİ ANAM ESKİDEN...”

AHISKA; yaklaşık 2.500 yıllık “Türk” yurdu…

AHISKA; 76 yıldır yesîr kalan bir belde…

AHISKA; tek sucu “Türk” olan bir toplumun bir gece yarısı ölüme gönderildiğine şahit olan belge…

Daha milattan önce IV. yüzyılda Makedonyalı İskender bölgeye geldiği zaman karşılaşır bunların atalarıyla. Gürcü tarihçiler bunlara “Kıpçak” ve ya “Bun-Türk” der ve bunların “otokton” yani yerli Türkler olduğunu söyler.

Ahıskalı Türkler Kafkasya halklarından birini teşkil eder. Nitekim eski dönemlerden itibaren Türklerin Kafkasya’ya yönelik akınlarının olduğu bilinen bir gerçektir. Türklerin yerleştikleri bölgelerden birisini şimdiki Gürcistan sınırları içerisinde bulunan Ahıska bölgesidir. 482 yılına ait bir kaynakta “Ageska” olarak geçen Ahıska ismi, Türklerin şaheserlerinden sayılan Kitâb-ı Dede Korkut’ta “Ak-Sika” veya “Ak-Saka”  şeklinde geçmekte ve “Ak-Kale” anlamına gelmektedir. Anadolu Türklüğünün ayrılmaz bir parçası, aynı zamanda “Adigön, Ahıska, Aspinza, Ahılkelek, Bogdanovka, Azgur ve Hırtız” gibi önemli yerleşim birimleri ile 200’den fazla köyün merkezi olan Ahıska, Posof Türkgözü sınırına 15 km. mesafede yer alır.

Miladi XII. yüzyılda bölge Kıpçak göçlerine şahit olur. 1268’de bu Kıpçaklar “Kıpçak Atabegler Hükûmeti” diye bilinen Anadolu’nun en uzun beyliğini kurar. Bu beylik 1578’e kadar yani Osmanlının bölgeye gelişine kadar tam 310 yıl devam eder.

Bölge Osmanlı hâkimiyetine Osmanlı-Safevî arasında vukû bulan “Çıldır Savaşı” sonrası geçer. Akabinde “Ahıska/Çıldır Eyaleti” kurulur ve bu dönem artık Ahıska’nın en ihtişamlı dönemi olarak tarihe geçer. Ahıska valilerinden Ahmed Paşa’nın 1749’da Ahıskalı ustalara, İstanbul selâtin camileri örnek alınarak inşa ettirdiği “Ahıska Ahmediye Camii ve Medresesi” ise bölgeyi ilmin merkezi yapar. Böylece İstanbul’un kilidi, Anadolu’nun eşiği olan Ahıska, aynı zamanda ilmin beşiği olur. Bu dönem tam 250 yıl devam eder. Tâ ki Çarlık Rusyası bölgeye gelinceye kadar.

1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı Ahıska açısından da kötü neticeler doğurur. Savaştan Osmanlı yenik çıkar ve Çırdır Eyaleti ikiye bölünerek Osmanlı ve Çarlık Rusyası arasında taksim edilir. Neticede 1829’da imzalanan “Edirne Antlaşması”yla Ahıska bölgesi Ruslara bırakılır. Bu da Ahıskalılar için kara günlerin başlaması anlamına geliyordu. Nitekim Ahıska Ahmediye Camii yağmalanır ve kütüphanesi Petersburg’a taşınır. Ahmediye camii ağıtı bu olayı en veciz bir şekilde anlatır:

“Kudretten yapılmış cismin, 
Tiflis'ten gelmiştir hasmın
Belirsiz olmuştur ismin, 
Ağlasana güzel camii…”

“Cemaat çekeriz âhı,

Okunmaz mı Hutben dahi!?..

Urus’a kalmışsın, sâhi!

Ağlasana güzel camii…”

Bu tarihten sonra Ahıska üzerine yakılan ağıtların sayı hesabı olmaz. Onlardan birinde bu hazin tablo, yani “Ahıska ve dahi mağrip ile meşrik arasında, vatansız ve derbeder kalacak Ahıskalı Türkler” şöyle tasvir edilir:

 “Ahıska, gül idi gitti,

Bir ehl-i dîl idi, gitti…

Söyleyin sultan Mahmud’a,

İstanbul kilidi gitti…”

Rus esareti altında geçen doksan yıllık dönem (1828-1918) zulümlerle doludur. Sonrasında gelen birinci dünya Savaşı Ahıskalılar için yine bir kara bulut demekti. Bölgede boşluktan istifade eden Ermeniler de katliama başlar. Bu dönemde Ahıska’ya gönderilen “Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi” heyeti üyesi, Azerbaycan’ın Millî Şairi Ahmed CAVAD bölgedeki acıları şöyle dile getirir:

“Yarılmış korkudan pembe dudaklar,

Âşıklar âh çeker, derdinden ağlar,

Bak, neler söylüyor tarlalar, dağlar,

QARDAŞ SESİ DUYDUM, İMDÂDA GELDİM...

Karların üstünde mazlumlar kanı,

Ölenler çok, fakat mezarlar hanı…

Ayaklar altında şevket-i şanı,

KALANLARI GÖRDÜM FERYADA GELDİM…”

16 Mart 1921 “Moskova Antlaşması”yla Ahıska bu sefer Sovyetler sınırında kalır. Bu dönem ve özellikle de Mehmet Emin Resulzade’nin de ifade ettiği gibi “Türklerin en gaddar ve acımasız düşmanı olan Stalin ve onun Beriya gibi cellâtları” iktidara geldiklerinde ise bölgede zulümler katmerleşmiştir. Şöyle ki; XX. yüzyıl insanlık tarihinin en kanlı asırlarından biri olmuştur. Daha asrın başında vuku bulan Birinci Dünya savaşı ve akabinde baş veren isyanlar neticesinde milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Bolşevik Devrimi ile başlayan vahşet, yeni kurulan Sovyetler Birliği’nin geneline yayılmış ve Sovyet lideri Stalin’in iktidara geçmesiyle yerini “sürgünlere, kırımlara, kıyımlara ve göç” gibi tarifi imkânsız felaketlere bırakmıştır. Bu dönemde binlerle insan yurdundan, yuvasından sürülmüştür. Ne yazık ki, bu sürgünlerden “Ahıska Bölgesi ve Ahıskalı Türklerde” nasibini almıştır. Dolayısıyla Ahıskalılar hem Rus, hem de Gürcü mezalimi ile karşı karşıya kalmış, Türk ve Müslüman olarak yaşamanın bedelini ağır bir şekilde ödemişlerdir.

Hiç şüphesiz ki, bu baskı ve zulüm Stalin zamanında en yüksek noktaya çıkmıştır. Nitekim Ahıskalılar II. Dünya Savası yıllarına kadar askere alınmazken, Sovyetlerin Almanya karşısında zor duruma düşmesiyle Ahıskalılardan da eli silah tutan 40.000 civarında kişi cepheye sevk edilmiştir. Geride kalanlar ise yaşadıkları bölgenin merkezle ulaşımı geliştirmek için Borcom Demiryolu inşaatında çalıştırılmıştır. 1944’de Borcom’dan Vale’ye yapılan 70 km. uzunluğundaki demiryolu yapımında binlerce Ahıskalı Türk, kötü koşullar sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Bütün bunlara rağmen Stalin’in emriyle vatanlarından zorla sürülmek gibi en acı işkenceye maruz kalmışlar ve 14 Kasım 1944’de yıllarca yaşadıkları anayurtlarını iki saat içerisinde terk etmek mecburiyeti doğmuştur.

Ahıskalı Türkler Ahıska’dan Türkistan/Orta Asya’nın üç ülkesine Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’a sürgün edilmişlerdir. Bu sürgün yalnız Türk tarihinin değil, insanlık tarihinin de kara sayfasıdır diyebiliriz. Sovyet Rejimi’nde sürgün hayatı geçiren Ahıskalılar hep dışlanmışlar, üçüncü sınıf statüsünde yaşam mücadelesi vermişlerdir. Milli şairimiz Mircevat AHISKALI bu hazin tabloyu şöyle nazmeder:

“Sürgünlerden sürgünlere sürülen,

Çınar iken kara yere serilen,

Buğday gibi yeryüzüne serpilen,

Garip benim, yanan benim, kan benim,

ON BİNLERCE ÖLEN MASUM CAN BENİM…”

Öğrencisi Vahid ALAADDİN ise hüznünü şöyle dile getirir:

“Yine hüzün dolu, yine gam keder,

Bu gün milletimin kara, yas günü…

Ayrı düştük yurttan, olduk derbeder,

YAKTI BAĞRIMIZI KASIM SÜRGÜNÜ…”

Bütün baskılara, haksızlıklara rağmen Ahıskalı Türkler “dil, din, kültür ve geleneklerini” bırakmamışlar, Türklüklerini, örf-adetlerini korumuşlar ve hâlâ da korumaya devam etmektedirler. Hatta Türk olduklarını her yerde duyurmak için pasaportlarında Millet yazıldığı yere her zaman “Türk” diye yazdırmışlardır.

Stalin sonrası SSCB’de bir takım değişiklikler gerçekleşmiş ve “Komünist Parti’nin XX. Kongresi”nden sonra Stalin’in sürgün ettiği Karaçay, Balkar, Çeçen, İnguş ve Kalmuk gibi Kafkasya halkları, ana yurtlarına dönme izni almışlardır. Fakat Kırımlı Türklerle, Ahıskalı Türklere dönüş izni çıkmadığı gibi eski vatanlarını ziyaret etmeleri de yasaklanmış, hatta ellerinden alınan malları bile iade edilmemiştir. Çünkü Kırım ve Ahıska Bölgesi Sovyetler için “yüksek stratejik” öneme sahip olduğu için kesinlikle Türklerden uzak tutulmak istenmiştir.

1989’a gelindiğinde ise İkinci Büyük Sürgün diyebileceğimiz Özbekistan/Fergana olayları yaşanmış ve bu kışkırtma neticesinde kardeş kardeşin canına kıymıştır. Bu hadise sonucu yüzlerde Ahıskalı Türk şehit edilmiştir. Aynı zamanda yüzlerce evin yağmalanarak yakıldığı, resmi binaların kundaklandığı Fergana vilayetinden 13.000 Ahıska tahliye edilmiştir.

Fergana hadisesi dünya kamuoyunun dikkatini celp etmiştir. Zira bütün haber ajansları Ahıskalılardan “Meshetler” diye bahsetmekteydi. Ne hazindir ki Türk gazeteleri de Ahıskalılardan “Meshetler” veya “Misketler” diye bahsetmekte ve Ahıskalıların kim olduklarını bilmedikleri için yanlış bilgiler vermekteydiler. Fergana’da meydana gelen olaylarda yüzlerce, binlerce ev, hatta köyler yakılıp yıkılmıştır.

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Ukrayna’nın bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte, Kırım da Özerk Cumhuriyet statüsünü kazanmıştır. Netice itibariyle Kırımlı Türklere de vatanlarına geri dönme izni verilmiş, fakat Ahıskalı Türkler bu haktan mahrum bırakılmışlardır. Bugün Amerika dâhil dünyanın 10 ülkesinde dağınık bir şekilde yaşam mücadelesi vermektedirler.

Ahıskalıların bağrından çıkan Doç. Dr. Şir Muhammed DUALI ise yıllar sonra şöyle seslenecektir anavatan Ahıska’ya:

“EY AHISKAM!..

Senelerdir hasretinle ciğerim parçalandı…

Biliyor musun nice vatan evladı sana vara bilmek umuduyla bu fâni dünyaya göz yumdu.

EY GÜZELİM AHISKAM!..

Vatan-vatan diye inleyen dedeler…

Adını her duyduğunda gözyaşı döken nineler…

Sana kavuşabilme umuduyla yaşamaya devam ediyor…”

Netice itibariyle “14 Kasım 1944… Her şeyden önce Türk olmaktır. Ve Türk olmanın bedelidir 14 Kasım” der ve şöyle devam edelim:

“Ağlasın Kasımlar, bir daha yaşanmasın on dört ve kırk dörtler…

Soyu tükensin bizi sürenlerin, evimizden yurdumuzdan edenlerin...

Ocağımızı söndürenlerin ocağı hiç tütmesin...

14 Kasım nedir? Soğuktur, kardır, borandır, açlık ve yoksulluktur...

Tüm bunlara rağmen, yinede ayakta kalabilmektir 14 Kasım…

Savaşa gitmiş babasını beklerken sürgüne uğramaktır…

Katledilmek, düşman görülmek, sahipsiz kalmaktır 14 Kasım…

Bir daha ana yurduna, ata toprağına dönememektir…

Tüm bunlara rağmen Türklüğünden tâviz vermemektir 14 Kasım…

Kara bulutlar çöktü bu milletlin üzerine…

Kimi yetim… Kimi öksüz… Kimi dul kaldı…

Tüm bunlara rağmen birbirlerine kenetlenmektir 14 Kasım 1944…

EVET, 14 KASIM; “SÜRGÜN”, HÂLÂ “DÖNMEYEN TREN” VE HÂLÂ “DİNMEYEN GÖZYAŞI”DIR…

GERİYE KALAN İSE ŞU HAZİN TABLOLAR:

“ - Taş olsaydım erirdim, toprak idim  dayandım...” (Çilekeş Ahıskalı Nine)

- Kaç sürgün gördük evlat!… Başımızdan bir değirmen taşı geçmedi…” (Çilekeş Ahıskalı Nine)