Ahıskalı Türklerde “Mahmudiye” ve “Katha” Kültürü Üzerine Bir Deneme...

Bu makale 2502 kere okunmuş.06 Haziran 2015, Cumartesi - 18:31
azadzanavli @ hotmail.com

Kafkasya halklarından birini teşkil eden Ahıskalı Türklerin “Katha” kültürüne geçmeden önce, bölge hakkında verilecek olan kısa bilginin yerinde olacağı kanaatindeyiz. Tarih boyunca Kafkasya önemini hiçbir zaman yitirmemiş ve büyük devletlerarasında hâkimiyet mücadelesinin hiç eksilmediği bir bölge olmuştur. Nitekim ilkçağlarda Romalılar-Persler-İskitler yerini ortaçağlarda Bizanslılar-Sasaniler-Hazarlara bırakmıştır. Daha sonra ise İran-Osmanlı arasında Kafkasya mücadelesine devam etse de, XVIII. yüzyılın ortasına doğru bu mücadeleye Rusya’da dâhil olmuştur. İlk önce Rusya pek dikkate alınmasa da (bu konuda Ahmet Cevdet Paşa’nın şu sözleri kayda değerdir: “Rusya’nın bu kadar büyük bir devlet teşkil edip de dünyanın başına belâ olacaklarını kim hatıra getirirdi”) Deli Petro (1682-1725) sonrası “İmparatorluk” seviyesine yükselen devlet, İran ve Osmanlı ile peş-peşe imzaladığı antlaşmalar neticesinde Kafkasya’nın tek hâkimi olmuştur.

Esas itibariyle, dağlık bir bölge olan Kafkasya’da, yerleşim bölgeleri genellikle yüksek yaylalar ve derin vadilere yayılmış bulunmaktadır. Yüksekliği fazla olan bu dağ silsilesi, bölgedeki insanların tarihlerini, kültürlerini ve karakterlerini başkalarından farklı kılmıştır. Askeri açıdan, büyük ölçüde savunma imkânı sağlayan dağlar; kültür, dil ve etnik bakımdan bölünmüş bir coğrafyanın doğmasına da neden olmuştur. Nitekim “farklı dillerin konuşulduğu bölge” manasında Arap tarihçilerinin “Cebelü’l-Elsân” diye niteledikleri Kafkasya’da, yaklaşık kırk kadar farklı dil ve lehçelerin konuşulduğu tahmin edilmektedir. Diğer taraftan Kafkasya’daki etnik ve kültürel çeşitliliğin bir sebebi de, ülkeleri işkâl edilen mültecilerin sığınak yeri olması hasebiyledir.

Kafkasya’da yaşayan topluluklardan sadece “Türk” gruplarını tasnife tabi tutacak olursan şöyle sıralayabiliriz: Azerbaycan Türkleri, Kumuk veya Kumıklar, Karaçaylar, Kalmıklar, Balkarlar, Nogaylar, Kundurlar ve Ahıskalı Türkler. Tarihte farklı milletlerin kaynaştığı bölge olan Kafkasya aynı zamanda farklı inançlarında kaynaştığı yer olmuştur. Şöyle ki; Kafkasya’da yaşayan halkların yaklaşık üçte ikisi Müslümanlığı, üçte biri ise Hıristiyanlığı benimsemiştir.

Kafkasya ve halkları hakkında bu kadar bilgiden sonra asıl konumuzu teşkil eden “Mahmudiye” ve “Katha” kültürüne geçebiliriz. Öncelikle “Mahmudiye”yle devam edelim.

Nedir “Mahmudiye?”

Her ne kadar madeni para (sikke) basımı MÖ’ye dayansa da diğer devlerde olduğu gibi, hiç şüphesiz ki Osmanlılar da madeni para kullanmıştır. Şöyle ki; İlk devirlerinde, Selçuklulara ait sikkeler kullanılsa da, daha sonra ki dönemlerde “Bakır”, “Gümüş” ve “Altın” olmak suretiyle çeşitli madeni paralar bastırılmış ve istifadeye verilmiştir. Devlet-i Âli Osmaniye, II. Mahmut (1808-1839) döneminde ise, “Zeri Mahbub”, “Rumi”, “Adli”, “Hayriye” ve “Mahmudiye” isimleriyle muhtelif altın paralar basmıştır. Nitekim bu dönem altın sikkelerde bir çeşitlilikte söz konusudur.

II. Mahmut dönemine ait “Mahmudiye” isimli madeni para, ismini Sultan Mahmut’tan almış ve “Sultan Mahmut Dönemine Ait” manasında “Mahmudiye” şeklinde kullanılmıştır. Sikkenin üzerindeki yazıları “bilenler için tekrar, bilmeyenler için ise iftihar kabilinden” okuyacak olursak; sikke’nin arka tarafında “Sultan II. Mahmut’un tuğrası (Tuğra; Osmanlılarda padişahın imza ve alameti)” bulunmakta, metinde ise; “Mahmud bin. Abdülmecid Dâimen el-Muzaffer”, tuğranın dışında sağ tarafındaysa; “Adli” yazmaktadır. Ön kısmında ise yine Osmanlı Türkçesiyle; “9 (kuruş), Duribe fî Kustantıniye (İstanbul’da basılmış), 1223” yazmaktadır. Hicri 1223 ise Miladi takvime göre 1808/1809 yıllarına, yani II. Mahmut dönemine tekâbül etmektedir.

Mahmudiye hakkında bu kadar bilgiden sonra Ahıskalı Türklerde “Katha” kültürüne geçecek olursak; Ahıskalı Türkler, II. Mahmut dönemi bu madeni parayı “Fes”in üzerine dikmişler ve ismine  “Katha” dedikleri, uğruna bayatı (mâni), şiirler yazdıkları ve baş tacı ettikleri bu “Katha”yı yıllarca başucunda taşımışlardır. Her ne kadar bu gün bu sadece düğünlerde adet yerini bulsun diye devam etse de, büyüklerimizden edindiğimiz bilgilere göre ninelerimiz gelin geldikten sonra dahi, “Katha”sını çıkartmamış, ölene kadar “Katha-Leçek”le dolaşmıştır. Bunun en bariz örnekleri Ahıskalılara ait eski resimlerde mevcuttur. Muhtemeldir ki, “1829 Edirne Antlaşması”yla Osmanlıdan kopan, “93 harbi” sonucu “Elviye-i selâse”nin de elden çıkmasıyla ana vatandan bayağı uzaklaşan Ahıskalılar, Osmanlı mirası olarak gördükleri “Mahmudiye”yi baş tacı yapmışlardır. Her ne kadar günümüz de “Katha” her Ahıskalı ailede olmasa da, “Mahmudiye”nin hemen her ailede olabileceği kanaatindeyiz.

Bunun neticesi olarak, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi “Katha” uygulaması bu gün sadece düğünlerde devam etmekte ve gelen her gelin “Katha-Leçekle” bezenerek getirilmektedir.

Gelin getirilme sahnesini kısaca özetleyecek olursak: Her ne karda eskiden gelin at arabasıyla gelse de, günümüzde artık özel arabalarla gelmektedir. Öncelikle gelini yanında gelen yengesi (yenge: Ahıskalılarda gelin getirilirken ona eşlik edene, yanında gelene derler) bezer. Başına damadın yengesinin getirdiği (yukarıda da ifade ettiğimiz gibi) altınlarla süslü “Katha”, üstüne “Leçek”, “Poşu” ve kırmızı “Tuvağ”, ellerine de “El mahraması” örtülür. Daha sonra ise şiir veya bayatilerle uğurlanır. Nitekim bayatilerden birinde:“Katha örter başına, / Davul vur oyna peşine. / Kızız gülmeye gediyer, / Ağlamayasız peşine…” denilmekte ve gelinin “Katha”yla anne ocağından yeni yuvasına gittiği vurgulanmaktadır. Bir diğerinde ise; “Geline bak geline, / Kına yakmış eline, / Gelin durmuş gediyor, / Güveyinin evine.” denilmekte ve Türk illerinin bütün bölgelerinde diller ezberi olan bu bayati eşliğinde gelin hanım, “ata” evinden “kâim-ata” evine uğurlanmaktadır.

Daha sonrasında ise gelinin yüz açma merasimi olur. Şöyle ki; sağdıç eline iki bıçak alır ve kısa oyun havasından sonra oradaki merakla bakan topluluğa şöyle hitap eder: -Aziz nineler, aziz halalar, aziz bibiler ve aziz bacılar! Gelinin “Dilini” mi keselim, “Lisanı”nı mı? Orada bulunan herkes tek bir ağızdan ve kor şeklinde “dilini kes dilsiz kalsın (yani konuşmasın)” derler. Ve bunu sünnete uygun alarak üç kez tekrar eder. Akabinde ise sağdıç gelinin yüzünü açar. Böylece manen dili kesilen gelin hanım, yerine göre bir ay, yerine göre bir yıl ve yerine göre de bir ömür kayınpeder başta olmakla damadın akrabalarıyla kısık sesle konuşur. Burada bir şeye de dikkatleri çekmek isterim; her ne kadar bazı yörelerde “Gelinin ‘Dilini’ mi keselim, ‘Nisanı’nı mı?” dense de bu doğru değildir. Burada ki “Nisan”, “Lisan”dan tahriftir. Lisan ise Arapçada “Dil” demek ve muhtemeldir ki “tevkid,” “pekiştirme” söz konusudur.

NOT: Metin her türlü tashih ve tenkide açıktır…

Etiketler:   Etiket Eklenmemiş.

Yorumlar

E-posta aboneliği

En Son Haberler
AnketTümü
Sitemizin Yayınlarını Nasıl Buluyorsunuz
 
haber yazılımı: buki