Osmanlı’nın Son Döneminde Ahıska Türklerinin Anadolu’ya Göç ve İskânı

Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Ortaöğretim Sosyal Alanlar Eğitimi Bölümü Tarih Eğitimi Anabilim Dalı Hocası :Doç. Dr.Nejla GÜNAY In Makalesi
Bu haber 3499 kere okunmuş.13 Ekim 2015, Salı - 08:59

Nejla günay*

Özet: Kurulduğundan beri Kafkasya’da hâkimiyet kurmak isteyen Rusya, XIX. yüzyılda, Osmanlı Devleti’nin zayıflamış olmasından faydalanarak bu politikasına hız verdi. Osmanlı Devleti, Rusya’nın saldırılarıyla daha da güçsüzleşti ve topraklarının önemli bir kısmı Rusya’nın eline geçti. Rusya, Kafkasya’da siyasî hâkimiyet tesis ettikten sonra kültürel ve ekonomik olarak da hâkim olmak istedi. Bu amaçla Kafkasya’da yaşayan yerli halkın ya Hristiyan olmasını ya da bölgeyi terk etmesini temin etmek amacıyla baskıcı politikalar izledi. Bunun üzerine Kafkasya’da yaşayan binlerce insan 1860’lardan itibaren Anadolu’ya göç etti. Bu sırada göç eden halklardan biri de Ahıska Türkleridir.

Bu çalışmada Ahıska Türklerinin kendi öz yurtlarını bırakıp Anadolu’ya göç etme nedenleri, göç ve iskân süreçleri, Anadolu’daki yeni hayatlarına uyum sağlamada ne gibi güçlüklerle karşılaştıkları ve yerli halk ve devletle ilişkilerinin ortaya çıkarılması amaçlanmaktadır. Çalışmada; Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan konuyla ilgili belgelerden yararlanılmıştır. Ayrıca göçmenlerin Anadolu’daki hayatlarına uyumlarını tespit etmek amacıyla Anadolu’da iskân edilen Ahıska Türklerinin çocukları ya da torunlarıyla mülakat yapılarak elde edilen sözlü tarih verilerine de yer verilmiştir. 

Anahtar Kelimeler: Rusya, Osmanlı Devleti, Kafkasya, Göç, Ahıska Türkleri.

 

Giriş

Rusya, Karadeniz’in kuzeyini ele geçirip Kafkaslara, Boğazlara ve Balkanlara hâkim olduktan sonra Osmanlı topraklarından güneye yani açık denizlere inmeyi amaçlaması sebebiyle kurulduğu XVI. yüzyıl ortalarından itibaren Osmanlı Devleti’nin en büyük siyasi rakibi oldu.[1] Oysaki Kafkasya’da yüzyıllardır Türk ve Müslüman hâkimiyeti vardı ve Osmanlı Devleti XVII. yüzyılın ortalarından itibaren bölgeye sadece siyaseten değil aynı zamanda kültürel ve ekonomik açıdan da hâkimdi (Kırzıoğlu 1976).[2] Ancak Osmanlı Devleti’nin zayıflamasıyla Rusya, XVIII. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti karşısında üstünlük kurdu ve bu üstünlük XIX. yüzyılda tartışılmaz bir hâle geldi.

Rusya, bir taraftan da İran topraklarında yayılmaya çalıştı. Rusya, Gülistan (1813) ve Türkmençayı (1828) Antlaşmalarıyla Erivan da dâhil olmak üzere Aras Nehri’nin kuzeyindeki bütün toprakları İran’dan aldı. Sonra da 1828–1829’da savaştığı Osmanlı Devletini yendi. Bu savaş sonunda Osmanlı Devleti, 14 Eylül 1829’da imzalanan Edirne Antlaşması ile Kafkasya’daki tüm haklarından vazgeçerek Ahıska, Poti, Anapa, Ahılkelek ve Gürcistan’ı Rusya’ya bıraktı (Saydam 1990: 249).[3]

XIX. yüzyılın ortalarında Rusya’nın hem Balkanlarda hem Kafkasya’da güçlenmeye başlaması İngiltere, Fransa ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nu rahatsız etti. 1854 yılında başlayan Kırım Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ne destek olan bu devletler, savaşın sonunda 1856’da imzalanan Paris Antlaşması’na koydukları “Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğü Avrupalı devletlerin garantisi altındadır” maddesiyle Rusya’nın Osmanlı topraklarında yayılmasına engel oldular (Kurat 1990: 74). Ancak Kafkasya’da Rusya’nın karşısına herhangi bir büyük devlet çıkmadı. Rusya, Kafkasya’daki egemenliğini devam ettirmek için bazı tedbirler aldı. Bu tedbirlerin başında ise 1801 yılında ilhak ettiği ve nüfusu Hristiyan olan Gürcistan’da müstakil Gürcü Kilisesi’ni Rus Ortodoks Kilisesi’ne bağlamak, eğitimi Ruslaştırmak ve toprağa bağlı kölelik rejimi uygulamak suretiyle mutlak hâkimiyetini tesis etti (İpek 2006: 28).

Gürcistan’ı Osmanlı ve İran üzerine yapacağı saldırılarda üs olarak kullanan Rusya, başka bir üs daha temin edip Kafkasya’nın güneyinde kontrolü tamamen eline almak istedi. Bu amaçla bölgede bir Ermenistan oluşturulması çalışmaları başlattı. Aslında Rusya’nın hem İran’la hem de Osmanlı Devleti ile yaptığı barış antlaşmalarında yer alan hususların en önemli amacı ele geçirdiği topraklarda Ermenilerin çoğunluk olmasına zemin hazırlayıp buralarda bir Ermenistan teşkil etmekti. Nitekim Rusya, bu amaç doğrultusunda 1828’de Revan ve Nahçıvan hanlıklarını birleştirip Ermeni Vilayeti’nin kurulduğuna dair bir beyanname açıkladı (Beydilli 1988: 369-382). Bundan sonra Rusya’nın teşvikiyle hem Osmanlı topraklarından hem de İran’dan yeni teşkil edilen Ermenistan Vilayeti’ne yoğun bir Ermeni göçü başladı. Özellikle Erzurum ve Ardahan’dan gelen Ermeni göçmenler Ahıska ve Ahılkelek çevresine yerleştirildi. Rus hükûmeti Ermeni göçmenlere iş vermek amacıyla bölgede Müslümanların ellerinde bulunan arazileri mahkeme kararıyla alarak önce devlet hazinesine devretti ardından yeni göç eden Ermenilere verdi (Beydilli 1988: 383–392).[4]

Bölgede kendi hâkimiyetini kurmaya çalışan Rusya’nın bunu temin etmek için aldığı ikinci önemli tedbir farklı etnik[5] ve dinî unsurların yaşadığı toprakları hızla işgal altına almak oldu. 1837-1839 yılları arasında Karadeniz kıyı hattının Sohum-Anapa arasında kalan bölümünde 17 istihkâm inşa etti ve yerli ahaliye karşı şiddeti her gün biraz daha artan askerî tedbirler aldı (Kumuk 2004: 24). Rusya; askerî tedbirlerin yanı sıra işgal ettiği topraklarda yaşayan ve Ortodoks olmayan ahaliyi propaganda, şiddet ve baskıyla dininden döndürmek, buralara yerleştirdiği Rus ve Ermenileri yerli ahaliye hâkim kılıp bunları stratejik mevkilere yerleştirmek, yerli ahalinin ziraî imkânlarını ve hatta kendilerini Rus muhacirlere yardıma mecbur etmek, verimli toprakları yerli halkın elinden alıp Rus ve Ermeni muhacirlere verip çorak arazileri yerli halka bırakma politikası izledi. Üstelik bu politikayı şiddet yoluyla uyguladı (İpek 1990: 98; Beydilli 1988: 393). Rusya’nın kendi otoritesini mahalli yönetimlere kabul ettirebilmek için baskı ve zalimane hareketlerle halkı yıldırma ve bölüp parçalama siyaseti izlemesi XIX. yüzyılın başlarından itibaren Kafkaslarda Ruslara karşı bir direniş hareketi başlatılmasına sebep oldu. Ancak 1860’lı yıllarda bu direnişin başarısızlıkla sonuçlanmasıyla bölgedeki Rus hâkimiyeti gittikçe daha da hissedildi ve buradan Osmanlı topraklarına çok yoğun bir göç dalgası başladı.[6]

Rusya’nın kendi otoritesini mahalli yönetimlere kabul ettirebilmek için baskı ve zalimane hareketlerle halkı yıldırma ve bölüp parçalama siyaseti izlemesi ve 1860 yılında dağlık bölgelerde yaşayan yerli halkı düzlüklere indirip onlardan boşalacak yerlere de Kazak köylülerini iskân etme kararı aldı. Rusya bu kararıyla yerli halkı kendi otoritesini kabul etmeye zorlamaktaydı. Öte yandan bunu kabul etmeyenler için de bir plan hazırlanmıştı ve onların zorla Osmanlı topraklarına göç ettirilmesi öngörülmekteydi.[7] Hatta bu plan dâhilinde göçleri hızlandırmak amacıyla 10 Mayıs 1862’de bir komisyon kuruldu. Komisyon, göç eden ailelere 10’ar Ruble ödeyip gemicilerle göçmenlerin taşınması için görüşmeler yapıarak aracılık etti. Ayrıca göçmenlerin gönderilmesi için Anapa, Konstantinovski ve Taman’da üç komisyon daha kuruldu. Göçün yoğun olduğu yerlere göçmenlerin gönderilmesini kontrol etmekle görevli komiserler tayin edildi. Rus hükûmeti göç etmek isteyenlere her türlü kolaylığı sağladı. Bu durum Kafkaslarda Ruslara karşı bir direniş hareketi başlatılmasına sebep oldu.  Kendilerine gösterilen bataklık araziye yerleşip silahlarını teslim etmek istemeyen yerli halk direniş gösterdiyse de 1861–1865 yılları arasında kendi arazileri üzerinde 81 Kazak köyünün kurulmasına engel olamadı. Yerli halkın Ruslara karşı direnişi dört yıl kadar sürdü ve başarısızlıkla sonuçlandı. Kafkas-Rus Savaşı’nın sona erdiği 21 Mayıs 1864’ten itibaren bölgedeki Rus hâkimiyeti gittikçe daha da hissedilir oldu ve Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına çok yoğun bir göç dalgası başladı (Kumuk 2004: 25–29).[8] 1855–1864 yılları arasında yaklaşık 600 bin göçmen Kafkasya’dan Anadolu’ya göç etti (Habiçoğlu 1993: 71–73). Bu yoğun göç dalgası 1865’ten sonra kitlesel olmaktan çıktıysa da münferiden devam etti (İpek 2006: 40).

Rusya’nın Osmanlı topraklarında yayılma arzusu yüzyılın son çeyreğinde yeni bir savaşa sebep oldu ve Osmanlı Devleti 1877–1878 yıllarındaki savaşta Rusya’ya bir kez daha yenildi. Rusya ile Osmanlı Devleti arasında 1878 yılında imzalanan Ayestefanos (Yeşilköy) Antlaşmasıyla Osmanlı Devleti Balkanlarda ve Kafkasya’da bulunan topraklarının büyük kısmını Rusya’ya bırakmak zorunda kaldı. Bu antlaşma daha sonra geçersiz sayılıp yerine Berlin Antlaşması imzalandı. Ayestefanos Antlaşması’nda Ruslara bırakılan Eleşkirt ve Bayezid Berlin Antlaşmasıyla Türkiye’ye iade edilse de Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya verildi (İpek 1990: 104). Böylece Osmanlı-Rus sınırının yeniden çizilmesi nedeniyle antlaşmaya, Rusya’ya bırakılan topraklarda yaşayan ahalinin durumuyla ilgili olarak “Rusya’ya bırakılan yerlerin halkı başka yere gidip oturmak istedikleri takdirde serbest olacaklardır. Bu hususta kendilerine bu sözleşmenin tasdiki tarihinden itibaren üç sene mühlet verilmiştir. Söz konusu mühletin bitiminde, mülklerini satıp memleketten çıkmamış olanlar, Rus tabiyetinde kalacaklardır.” şeklinde bir madde kondu (Erkan 1996: 23). Bu durum Kafkasya’dan Anadolu’ya yapılan göçleri hızlandırdı. Osmanlı ordusunun bölgeden ayrılmasıyla aralarında Ahıska Türklerinin de bulunduğu bazı Müslümanlar bölgeyi terk edip Anadolu’ya geldiler (Buntürk 2007: 110). Dolayısıyla Rusya ve Osmanlı Devleti arasında meydana gelen 1828–1829, 1853–1856 ve 1877–1878 savaşları Kafkaslardan Anadolu’ya yapılan göçün sürekli ve toplu bir hareket hâline gelmesinde etkili oldu (Karpat 2003:16).

Rusya’nın bölge halkına uyguladığı baskıcı politikaları Dağıstanlı, Tatar, Abaza, Çeçen-İnguş, Çerkes, Nogay[9] gibi halkların Anadolu’ya göçünün bir süreç dâhilinde devam etmesine sebep oldu. Rusların politikalarından en az Kafkasya’da bulunan diğer halklar kadar etkilenen ancak sayıca daha küçük olan halklar kendilerinden daha kalabalık olan halkların hareketlerinden etkilendiler.

Bu çalışmada bu halklardan biri olan ve XIX. yüzyılın sonlarından itibaren Kafkasya’daki yurtlarından ayrılmak zorunda kalan Ahıska Türklerinin Anadolu’ya göç ve iskânlarıyla yaşadıkları sıkıntılar ve yerleştirildikleri bölgelerde yeni hayatlarına intibak süreçleri ele alınacaktır. Ahıska Türklerinin geçmişleriyle ilgili belgelerin Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin yanı sıra Rusya, İran, Gürcistan ve Ermenistan arşivlerinde de olabileceği tahmin edilmektedir. Ancak bu çalışmada Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan konuyla ilgili belgeler değerlendirilecektir. Çalışmada ayrıca belgelerde geçen ve Anadolu’da iskân edilen Ahıskalı Türklerle yapılan görüşmelerde elde edilen veriler kullanılacaktır. Bu görüşmelerde öncelikle bizzat göç edenlerin çocuklarının verdiği bilgiler ele alınmış ve ayrıca onlardan sonraki kuşaklardan elde edilen bilgiler de konuyla ilgisi oranında kullanılmıştır.

Ahıska’nın Coğrafi Konumu ve Göçlerin Sebepleri

Günümüzde Gürcistan sınırları içerisinde yer alan Ahıska, bugünkü Türkiye-Ermenistan sınırının birleştiği yerin kuzeyinde, Acara Özerk Cumhuriyeti’nin doğusunda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuzeydoğusunda, Ardahan iliyle sınır teşkil eden ve Tiflis’in güneybatısında kalan bir merkezdir. Abastuban, Adıgön, Aspinza, Ahılkelek, Azgur ve Hırtız gibi önemli yerleşim birimleriyle iki yüzden fazla köyün merkezi olan Ahıska, Türkiye sınırına 15 km. mesafededir. Posof Çayı’nın iki yakasında yer alan şehir, karayoluyla Tiflis, Batum ve Türkiye’ye bağlanmaktadır. Ayrıca Türk sınırının çok yakınındaki Vale Kasabası’na kadar uzanan bir demiryolu, Ahıska’yı Tiflis’e bağlar. Kür Irmağı, Posof ve Adıgön çaylarıyla bu çaylara karışan derelerin suladığı verimli topraklar tarıma çok elverişlidir (Taşdemir 2005:15).

Rusya, hâkimiyeti altında kalan yerli halkı, çeşitli baskılar uygulayarak göçe zorlama politikası izledi. Rusya’nın en çok kullandığı baskı unsuru “Hristiyanlaştırmak” ve “Ruslaştırmak” şeklinde oldu. Başta eğitim çağındaki çocuklar olmak üzere Müslüman ahaliye Hristiyanlık propagandası yapıldı. Okullarda çocuklara Müslümanlık karalanırken Hristiyanlığın faziletleri anlatıldı. Bir taraftan da Müslümanların din ve inançlarıyla ilgili kısıtlamalar getirilip ibadetleri engellenerek Müslüman kızlarının Hristiyanlarla evlenmeleri teşvik ve temin edildi. Hristiyanlığa karşı kendi dinini savunanlar ya katledildi ya da Sibirya’ya sürgüne gönderildi. Müslümanlar, Hristiyanların muaf tutuldukları birçok vergiyi ödemek zorunda bırakıldı. Buna göre; Rusya, Müslümanları; topraklarına el koyup yoksullaştırmak, sürgün ve katletmek, yetkilerini ellerinden alıp dini baskılar yapmak suretiyle göçe teşvik etti (İpek 2006: 31-39). Öte yandan Rusya, Müslüman ahaliyi sistemli olarak yoksullaştırma politikası güderek onların vakıflarına el koyup arazilerini ya müsadere etti ya da Çarlık aristokrasisinin mülkiyetine verip bu topraklara Rus göçmenlerini yerleştirdi. Rusya, ilk etapta savaş sırasında Osmanlı Devleti’nin yanında yer alan bölgelerin ahalisini cezalandırmıştı. Böyle gördüğü bazı Müslüman köylerde ahalinin malları yağmalanıp kadınlara Rus askerler tarafından tecavüz edilirken erkekler sürgüne gönderildi. Rusya’nın Müslüman ahaliye ağır vergiler yükleyip Müslümanları zorla askere alması da memnuniyetsizlik sebeplerindendi. 1887’de, Rusların bu politikadan vazgeçmemesi üzerine Rus ordusunda askerlik yapmak istemeyen binden fazla Müslüman, Artvin ve Batum üzerinden göç başlattı ve bunlardan 500’ü Rize’ye ulaştı (Erkan 1996: 26-33; Saray 1998: 165).

Bölgeden yapılan göçlerin diğer bir sebebi de Ermenilerin Revan ve Nahçıvan bölgesinde çoğunluk olmaya çalışmaları sonucunda bu bölgelere göç etmeleri ve sistemli olarak Müslümanların boşalttıkları yerlere Rusya tarafından yerleştirilmeleridir (Beydilli 1988: 368). Rusya, yapılan bu göçler sonucunda bir taraftan kendisine itaat etmeyeceğini düşündüğü Müslümanlardan kurtuldu bir taraftan da Müslümanların boşalttığı arazilere Hristiyanları yerleştirerek Kafkasya’yı Hristiyanlaştırdı. Rusya, ayrıca yoksul kitlelerin akınına uğrayan Osmanlı ekonomisinin daha zor duruma düşeceğini öngörmekte ve bu durumdan yeni çıkarlar elde etme planları yapmaktaydı (McCarthy 1998a: 37).

Osmanlı Hükûmeti ve Göçler

Osmanlı Devleti Kırım Savaşı’ndan sonra çok büyük bir ekonomik krize girmişti ve bundan kurtulmak için tarım alanlarını işleyecek insan gücüne ihtiyaç duymaktaydı. Aynı zamanda azalan nüfusun artırılması da gerekliydi. Osmanlı hükûmeti, nüfus açığını kapatmak amacıyla 9 Mart 1857’de, göçmenler için cazip vaatlerde bulunan bir kararname ilan etti. Padişah tarafından da onaylanan bu kararnameye göre; padişaha bağlılık ve Osmanlı kanunlarına saygılı olmak koşuluyla herkese Osmanlı topraklarının açık olduğu vurgulanıyor, göçmenlerin dini serbestliklerinin olacağı, ihtiyaç duyacakları mabetlerin yapımının temin edileceği, kendilerine hazineye ait verimli arazilerin herhangi bir bedel talep edilmeksizin verileceği, göçmenlerin belli sürelerde askerlik ve vergiden muaf tutulacağı vaat edilmekteydi.[10]

Göç ve göçmenlerle ilgili konular 1860’a kadar İstanbul Belediyesi tarafından yürütüldü. Ancak göçmen miktarının tahmin edilenden fazla olması üzerine bu işle ilgilenecek özel bir birim oluşturulmasına karar verilerek “Muhacirin Komisyonu” kuruldu ve Osmanlı Devleti’nin göç ve iskânla ilgili politikası daha sistemli hâle getirildi (Habiçoğlu 1993: 107; Taş 2005: 468). 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun nüfusunda azalma olsa da Rusya’nın baskısına maruz kalan Müslümanların hem Balkanlardan hem de Kafkasya’dan Anadolu’ya göç etmesiyle Anadolu’nun Müslüman nüfusunda ciddi bir artış oldu. Öte yandan Osmanlı hükûmeti, kendi dindaşlarının Rusya’nın baskısı altında ezilmesine müsaade etmeyerek Kafkasya’dan Anadolu’ya yapılan göçlere destek verdi (Saydam 1997: 132). Bunun yanı sıra Osmanlı Devleti’nin Rus baskısından kaçarak Anadolu’ya gelen ve Rusya’ya öfke ve kin duyan kitleleri, olası Rus saldırılarına karşı koyacak bir güç olarak gördüğü düşünülebilir. Zira aynı savaştan sonra Doğu Anadolu’dan Rus topraklarına Ermeni göçü olması bilhassa Doğu Anadolu’daki Osmanlı toprakları için Rus tehdidini daha da artırmıştı (McCarthy 1998b: 62).

Osmanlı Devleti, göçe belli bir düzen dâhilinde müsaade etmekteydi. Buna göre göç etmek isteyenler öncelikle Osmanlı hükûmetine müracaat ediyorlardı. Bu talepleri kabul edildiği takdirde nerede iskân olunacakları belirlenerek kendilerine haber veriliyordu. İzin almadan yapılan göçlere rastlansa da bunların sayısı oldukça sınırlıdır (Erkan 1996: 56). Ancak Anadolu’ya girmek isteyen bazı Ermeniler kıyafet değiştirerek göç eden Müslümanların arasına karışıyordu. Bunun önüne geçmek isteyen Osmanlı hükûmeti, Ermenilerin Türk topraklarına girmemesi için her türlü tedbirin alınması ve sadece Müslümanların göç etmesine izin verilmesi hakkında padişah iradesi çıkardı (İpek 1990: 108). Göçler genellikle deniz yoluyla Trabzon, Samsun, Sinop limanları üzerinden yapılmışsa da Kars, Ardahan, Oltu ve Kağızman’dan Anadolu’ya geçenlerin genellikle beraberlerinde sürülerini de getirdikleri gözlenmekteydi (İpek 2006: 53).

Ahıska Türklerinin Anadolu’ya Göçü

Ahıska Türklerinin Osmanlı topraklarına gelip yerleşme arzularına farklı dönemlerde rastlansa da bu isteğin XIX. yüzyılın ikinci yarısında daha da arttığı görülmektedir. Rusların bölge halkını Ruslaştırma ya da göçe zorlama politikasına boyun eğmek istemeyen Kafkas halklarının bilhassa 1859’da Şeyh Şamil’in ve ardından Çerkezlerin Ruslara karşı verdikleri direniş mücadelesini kaybetmeleri, Kafkaslardan muhtelif halkın Anadolu’ya kitleler hâlinde göç hareketi başlatmasına sebep oldu. Öyle ki 1861 yılında Erzurum Valisi, Ahıska’dan 2500 ailenin Osmanlı tabiyetine geçmek için izin istemesi talebini Sadaret makamına bildirdi (A.MKT.UM: 490/48). Kitlelerin Anadolu’ya göçü 1865 yılına kadar sürdü. Bu tarihten sonra göçün münferit olarak devam ettiği görülmektedir. Ancak Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan 1877–1878 savaşının Osmanlılarca kaybedilmesinden sonra yeni bir göç dalgası başladı. 1878’den sonra da Kafkasya’nın değişik bölgelerinden ahali Anadolu’ya yoğun bir göç hareketi başlattı. Göç edenler arasında Ahıska Türkleri de vardı.

Rusların din ve kimlik değiştirmeleri konusunda ağır baskılarına maruz kalan Ahıska Türkleri için kendi vatanlarını terk edip bilmedikleri yerlere göç etme kararını almak kolay olmadı. Bu yüzden Türkiye’ye göç etmek isteyen Ahıskalıların bu kararı almadan önce aralarından bazı kişileri Anadolu’ya gönderip duruma baktıkları tahmin edilebilir. Çünkü 1878 yılından sonra bazı Ahıskalıların Osmanlı ülkesini belli bir süre için ziyaret etme arzularını beyan eden dilekçeler vererek kısa süreliğine Anadolu’ya geldikleri, ardından da iltica talepleri olduğu anlaşılıyor (DH.MKT: 1577/103). Bu taleplerin artması ve özellikle 1886 yılında Tiflis, Ardahan, Ahıska, Kars, Çıldır ve Batum gibi yerlerden 5000’nin üzerinde kişinin Osmanlı Devleti’ne sığınma talebinde bulunması (DH. MKT: 1382/100) üzerine Osmanlı Hükumeti bu konuyla ilgili bazı düzenlemeler yaptı ve 1888 yılında Tiflis, Ahıska, Çıldır, Ardahan, Kars ve Oltu bölgesinden Anadolu’ya gelmek isteyenlere izin verilmesi hususunda Rusya Devleti nezdinde girişimde bulunma kararı aldı. Hükûmet, ayrıca Batum’a bağlı Derunka, Ağızman?, Çamuşlı, Bardiz ve Livane ahalisinin sığınma talebini ihtiva eden dilekçelerini Trabzon Valiliği’ne takdim etmelerini tavsiye ederek gerekli cevabın kendilerine bilahare bildirileceğini ifade etti ve müracaatların yoğunluğundan bunalan Osmanlı hükûmeti, bu konuyla ilgili taleplerin valiliklere bildirilmesini ele alan bir irade çıkarttı. Ancak bu iradeye rağmen çok büyük maruzatı olanlar doğrudan Babıâli’ye müracaat edip durumlarını anlatabiliyorlardı. Mesela Batum’a bağlı Perta ahalisinden Hacı Ahmet ve arkadaşları maruzatlarını ve sığınma taleplerini arz eden bir dilekçeyi doğrudan Babıâli’ye gönderdiler (DH. MKT: 1376/83).

Göç İçin İzlenen Yol ve Güzergâhlar

Anadolu’ya göç etmek isteyenler bu isteklerini hem Rus hem de Osmanlı makamlarına bildirerek resmi yollarla başvuru yapıp göç edebiliyorlardı. Göçmenlerin genellikle deniz yoluyla Samsun ve Trabzon Limanlarına geldikleri görülüyor. 1892 yılında Batum’dan yola çıkan 40 hane ve 282 nüfustan oluşan Ahıska muhacirinin Samsun’a çıkacakları Batum Şehbenderliği tarafından ilgili makamlara bildirildi (DH. MKT: 1911/90). 1893 yılının sonlarında 270 kişilik bir grup Ahıska Türkü Rusya bandıralı bir gemiyle Batum’dan Samsun Limanı’na geldi (Y.PRK.ASK: 96/27). Bahriye Nazırı Hasan Paşa’nın bildirdiğine göre 1894 yılında, Ahıska ahalisinden 200 kişilik bir grup kadın Danimarka bandıralı bir gemiyle Samsun Limanı’na geldi (Y.MTV: 87/186). Zaman zaman izin almayan bazı kişilerin izin verilenlerin arasına karışarak kaçak olarak Anadolu’ya girmeye çalışmalarına rastlanmaktaydı. Osmanlı hükûmeti bu gibi durumlarda göçmenleri geri göndermektense ellerinden Rus tabiiyetini bırakacaklarına ve tekrar dönmeyeceklerine dair bir senet alarak Anadolu’ya giriş yapmalarına izin veriyordu.[11] Mesela buna benzer bir olay 1903 yılının başlarında yaşandı. Rusya tebaası Ahıska Müslümanlarından 13 hane halkı Samsun’a, üç hane halkı da Bursa’ya gitmek üzere pasaport aldıkları hâlde 25 kişiden oluşan yedi aile Ahıska Türkü’nün pasaportsuz ve izinsiz olarak Anadolu’ya girdikleri tespit edilince kendilerinden Rus tabiyetini bırakacaklarına dair senet alındıktan sonra Bursa’ya gitmelerine izin verildi (A.MKT.MHM: 521/17).

1903 yılında Batum, Dağıstan ve Ahıska’dan İstanbul’a gelerek Maltepe vapurunda toplanan ve Muhacirin Komisyonu’nun ifadesiyle mevsimin kış olmasından dolayı bir hayli sefalet çeken göçmenlerin Bursa’ya bağlı Yenişehir ve İnegöl’de iskânları kararlaştırılmıştı (İ.DH.1321 L 13/5). Yine Batum’dan bir Alman vapuruyla gelen Batum göçmenleriyse İsmail Bayraktar adlı bir kişi tarafından İnegöl’de iskân ettirilmek üzere sevk edilmişlerdi (İ.DH.1321 L 29/35). Başka bir Alman vapuru da bir miktar Batum göçmenini İstanbul’a getirmişti (Y.A.RES: 124/32). Ancak yolculuklarda işler her zaman yolunda gitmeyebiliyordu. Göçmen taşıyan gemilerden biri, İstanbul’a gitmek isterken muhtemelen yolcular arasında salgın hastalık baş göstermesiyle Sinop Limanı’nda karantinaya alındı (Y.PRK.ASK: 96/29).[12] Hükumet bunun önüne geçmek için salgın hastalık olan yerlerden göç edecekleri muayene ettirip hasta olanların gemilere bindirilmemesini istedi ve muhacirlerin çiçek ve tifüs[13] salgınından etkilenmemesi için de iki tane doktor görevlendirdi (Akyüz 2008: 44).

Osmanlı topraklarına göç edenlerin çok büyük kısmının Müslüman olmasından dolayı Osmanlı hükûmeti göç ve iskânla ilgili yeni düzenlemeler yapma ihtiyacı duydu. Bu nedenle ilk olarak 22 Aralık 1905’te “Muhacirin-i İslâmiye Komisyonu” adı ile bir komisyon teşkil edilerek göç ve iskân konusunda yeni düzenlemeler yapıldı: Buna göre, bu komisyon öncelikle Osmanlı topraklarına göç eden Müslümanların iskânı ve onların geçimlerini temin edecekleri arazinin tahsisi ile görevliydi (md.4). Komisyonun ayrıca muhacirlere bir defaya mahsus olmak üzere yardım etme (md.5), nereden ne kadar nüfus geldiğinin ve bu insanların nerelerde iskân edildiğinin kaydını tutma (md.7) vb. görevi de vardı (Düstur 1943: 309-313).

Merkezde kurulan “Muhacirin-i İslamiye Komisyonu” ’nun vilayet ve livalarda da teşkilatlanması temin edilerek komisyonun çalışmalarına işlerlik kazandırılması hedeflendi. Bu amaçla muhacir sevk olunan vilayet merkezlerine “muhacirin memuru” adıyla bir memur ve yanında da bir kâtip tayin edildi. Bu memurlar gittikleri vilayetler ve ilgili birimlerde muhacir sevk ve iskânıyla görevli bir komisyon oluşturup (md.2, 3, 4) muhacirlerin yerleşecekleri ev ve işlerini tanzim etmekle görevlendirildiler (Düstur 1943: 313-322). Yine 22 Aralık 1905’te arazinin verimliliğine göre her aileye miri araziden 70 ila 130 dönüm arasındaki arazinin belli şartlar dâhilinde verilmesi hakkında talimatname yayımlandı (Düstur 1943: 322). 22 Ocak 1906’da muhacirlerin iskânından sonraki düzenlemeleri içeren bir başka talimatname daha yayınlandı (Düstur 1943: 333–337).

Göçmenlerin İskânı ve Karşılaşılan Güçlükler

Göçmenler Anadolu’daki nüfus yapısını değiştirdiklerinden bunların iskânında asayişin korunması (Saydam 1997: 165–166) ve tarım alanlarının işlenerek üretimin artırılması ana amaçlar oldu (Deringil 1991: 435). Bu durum dikkate alınarak Anadolu’nun muhtelif bölgelerinde göçmenler için çoğunlukla yeni yerleşim birimleri oluşturuldu. Bursa’da Ahıska göçmenlerinin yerleştirildiği yerlerden biri olan Ertuğrul Kazası’nın Bahçekaya bölgesinde Ahıska Türkleri için kurulan köye Mesruriye adı verilmişti (İ.DH: 1312 Ca. 4/9; Erkan 1996: 139). 1894 yılında Ahıska Türklerinden 32 aile, Ankara’ya bağlı Çorum Kazası’nın Hacı Nasrullah Mahallesi’nde iskân edilerek buraya Mahmudiye adı verildi (DH.MKT: 352/72). 1896 yılında Çorum’da iskân edilen Ahıska Türkleri için iskân bölgeleri oluşturuldu. Buna göre Hamamözü’nde Dutludere mevkiinde yerleştirilen Ahıska Türkleri için kurulan köye Mâmüretü’l Hamid (İ.DH: 1314 M 12/21), Hüseyinâbâd Nahiyesi’nde kurulan köye Şarkiye adı verildi (İ.DH: 1314 Ra13/12). 10 Nisan 1900 tarihinde Kars ve Ahıska’dan gelen 80 hane göçmen Cebel-i Bereket’teki Çardak Yaylası civarına yerleştirildi. Buna göre söz konusu göçmenlerin Payas Kazası’na bağlı Çokmerzimen[14] yakınlarında bulunan Çokek, Sıvayık?, Topaktaş ve Bunlu bölgelerine yerleştirilen göçmenlere uygun yerlerdeki ormanlık arazilerden tarla açılması, kendilerine yapacakları inşaatlar ve zirai araç gereçler için yardım edilip öküz temin edilmesi Dâhiliye Nezareti tarafından Adana Valiliği’ne emredildi (DH.MKT: 2390/77). 1901 yılında Anadolu’ya gelen 12 hane Ahıska muhaciri Amasya’nın Mecidözü Kazası’nın Kuyucak bölgesine yerleştirildi. Bu kişilerin ahaliden sağlanan levazımat yardımıyla oturacakları evleri kendilerinin yapmaları kararlaştırıldı (A.MKT.MHM: 513/12). 1903 yılında bir miktar Ahıska ve Batum göçmeni Adana’da iskân edilmek üzere İskenderun Limanı’na gönderildi (Erkan 1996: 154).

Kafkasya’dan Anadolu’ya göçen Türkler, gelmeden önce oradaki gayrimenkullerini satmaya muvaffak olabildiği gibi bazen bu mümkün olamayabiliyordu. Malını satarak gelenler Anadolu’daki yoksul akrabalarına yardım ediyorlardı. Mesela Ahıska’daki mallarını sattıktan sonra Anadolu’ya gelen Hacı Yusuf Efendi, yanında getirdiği paralarla satın aldığı araziyi kendisi gibi Ahıska’dan göç eden soydaşlarına dağıtarak hem onların dağılmasına engel olup Ümraniye Köyü’nün kurulmasına hem de göçmenlerin iş imkânına kavuşmasına vesile olmuştu(Günay1 2009; Erhan 2009; Günay 2010).[15] Gürcü Şerif Efendizade Hacı Yusuf Efendi’nin satın alıp muhacirlere ferağ ettiği arazi Çobanlar Köyü civarında Kumrallı denen mevkideydi. Ancak satın alınan arazi Karahisarlı Eşliyan ve Tersisyan üzerinde göründüğünden anlaşmazlık çıktı ve bir süre mahkeme devam etti. Hatta araziyi sattığı hâlde hak iddia eden kişiler icra çıkarttılarsa da bu engellendi (DH.MKT: 2087/11).[16] Kumrallı’daki arazinin mahkemesi bittikten sonra Karahisar-ı Sahip sancağına yerleştirilen Ahıska muhacirlerinin teşkil ettikleri köyün adı 2 Ocak 1904’te “Ümraniye” olarak belirlendi (A.MKT.MHM: 524/7). Umraniye Köyü, Çobanlar Köyü’ne çok yakındı. Ahıska ve Cuma muhacirlerinin iskân edildiği köye 38 Ahıskalı Türk aile yerleştirildi (DH.MKT: 815/12; Günay 2010).

Muhacirlere Yapılan Yardımlar, Tanınan Muafiyetler ve Anlaşmazlıklar

Anadolu’da muhtelif yerlere yerleştirilen bu göçmenlerin iaşe masrafları yerli ahali tarafından karşılanıyordu. Bunun mümkün olmadığı durumlarda, göçmenler ilk hasadı alıncaya kadar yaklaşık iki yıl süreyle mirîden ödenek ayrılacak ve bu ödenek muhtar ve ihtiyar meclisleri aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacaktı. 1864 yılına kadar gelen göçmenlerin yarısı fakir kabul olunarak kendilerine bulundukları kaza emvalinden günlük yarımşar kıyye ekmek ayni veya bedeli nispetinde nakit olarak ödenecekti (İpek 2006: 66). Ancak göçlerin artmasıyla göçmenlerin ianesi hükûmeti en çok uğraştıran konulardan biri hâline geldi. Çünkü devletin ekonomik gücü bu masrafları karşılamak için çok yetersizdi. Bu yüzden devlet, 29 Haziran 1899’da çıkardığı kanunla; nüfus tezkiresi, mürur, pasaport, tapu, vs. gibi işlemlerde muhacirlerin masraflarını karşılamak amacıyla çeşitli bedeller mukabilinde pul alınması zorunluluğu getirdi (Düstur 1941: 259–262). Muhacirlerin iskânında kullanılmak üzere Ziraat Bankası tarafından piyango biletleri satılması yoluyla gelir temin edilmeye çalışıldı.[17] Bunun yanı sıra muhacirlere yardım amacıyla ülke çapında çeşitli yardım kampanyaları yapıldı. Hatta muhacirlerin yoksulluğu bazı Avrupa ülkelerinde de yankı buldu ve oralarda da kampanyalar düzenlendi (Saydam 1990: 256). Hükumet, bunu teşvik etmek amacıyla muhacirlere yardımda bulunanları Ceride-i Havadis’te yayınlamak suretiyle onları onurlandırdı. Hatta hayır sahiplerinin isimlerinin Takvim-i Vekâyi’de yayımlandığı da oluyordu (Akyüz 2008: 46). Bununla birlikte Osmanlı hükûmeti de yardım temin etme konusunda elinden geleni yapmaktaydı. Nitekim 1893 yılının başlarında Konya’ya ikâmet ettirilen 600’den fazla Rumeli ve Ahıska göçmeninin fakirlikten bitap düştüğü ve ahalinin bunlara yardım etmesinin de çok zor olduğu vurgulanarak göçmenlerin ihtiyaç duydukları 3500 kile buğdayın 1888 yılı hâsılatından bedeli daha sonra alınmak üzere verilmesi hususu Konya vilayeti tarafından Maliye Bakanlığı’na bildirildi (DH.MKT: 2048/141).

Osmanlı topraklarına hem doğudan hem de batıdan yapılan göçlerin yoğunluğu bir takım aksaklıklara sebep olabiliyor, bu da göçmenleri zor durumda bırakabiliyordu.  Göçmenleri zor durumda bırakan hususlardan biri de yardımların kesilmesiydi. 1893 yılında 36 kişiden oluşan dokuz ailelik Ahıska Türkü iskân yerlerine dağıtılmak üzere geldikleri İstanbul’da kendilerine devlet tarafından yapılan yardımın kesilmesi üzerine çok zor durumda kalmış, durumlarını Umum Muhacirin Komisyonu Reisliğine arz etmişlerdi. Bunun üzerine Komisyon Reisi imzasıyla muhacirlerin iskânlarına kadar yapılan ekmek yardımının kesilmemesi yönünde bir genelge yayınlandı(DH.MKT: 216/64).[18]

Göçmenlerin ulaşım, iskân ve iaşe masraflarının yanı sıra cenaze masrafları da hazine ve mahalli idareler tarafından karşılanmaktaydı (İpek 2006: 67). İane sıkıntısı zaman zaman hükûmet tarafından göçlerin yavaşlatılmasına ya da göçe şartlı olarak izin verilmesine sebep oldu. Buna göre Osmanlı Devleti’nden Samsun’a yerleşmek üzere sığınma talebinde bulunan ve Rusya vatandaşı olan 40 Ahıskalı aileye, yetkili memurlara, devletten herhangi bir yardım talebinde bulunmayacaklarına dair garanti vermelerinden sonra Türkiye’ye giriş izni verildi (DH.MKT: 75/48). Aslında bu genel bir kuraldı. Nitekim göçmenlere yapılan maddi ve ayni yardımlar, devlete büyük külfetler yüklüyordu. Devlet, bu gibi külfetlerden kurtulmak için 1894 yılından sonra Anadolu’ya göç etmek isteyenlerin kendilerine gösterilecek araziye itiraz etmeksizin yerleşeceklerini, yol masrafı, tayinât, iskân sonrası çift hayvanı, tohumluk, mesken inşası talep etmeyeceklerini ve tüm vergileri kabul edeceklerini taahhüt eden bir senet almaya başladı (İpek 1990: 124).

Muhacirler bu şartlara uyacaklarını taahhüt etseler de çeşitli vergilerden muaf tutulma istekleriyle yardım taleplerine her zaman rastlanmaktaydı. Nitekim 1894 yılında Bulgurlu Köyü’ndeki Yalnız Servi adlı mahalde 50 dönüm arazi alan 15 aileden oluşan Ahıska Türkleri, belediyeye müracaat edip arazinin paylaşımının yapılarak haritasının çıkarılması ve bunun için gerekli olan 2000 kuruşun da affedilmesi talebinde bulundu (DH. MKT: 132/15). Öte yandan muhacirler iskân edildikten sonra bile ekonomik faaliyetlerinde başarılı olamayarak yardıma ihtiyaç duyabiliyorlardı. Mesela 1905 yılında, Ankara’ya bağlı Keskin Kazası’nın Karaağıl Köyü’ne üç yıl önce yerleştirilen 22 aile Ahıska muhaciri geçimlerini temin edemedikleri için kendilerine Muhacirin Tahsisatı’ndan 220 kilogram buğdayın karşılığı olarak 2640 kuruş ödenek ayrıldı (A.MKT.MHM: 526/35).

 

Göçmenlerle Osmanlı hükûmeti arasında anlaşmazlığa sebep olan en önemli konu, göçmenlerin iskân edilecekleri mahalli beğenmemeleri ya da kendilerinden önce gelerek iskân edilen akrabalarıyla aynı bölgelere yerleştirilme arzusuydu. Devlet iskânı genellikle göçmenlerin arzusu doğrultusunda gerçekleştirmeye çalıştıysa da bazen buna muvaffak olamayabilmiştir. Çünkü Osmanlı topraklarına hem Balkanlardan hem de Kafkasya’dan yapılan göçlerin artmasıyla göçmenlerin yerleştirileceği boş arazi bulma hususu zamanla ciddi sıkıntılara sebep oldu ve çoğunlukla orman arazileri açılarak göçmenlere tahsis edilmeye başlandı. Göçmenlerin iskânlarıyla ilgili hoşnutsuzluklarını gösteren birçok belge vardır: Buna göre Karahisar-ı Sahip’te[19] iskân edilen Ahıska göçmenlerinden 214 kişi 28 Mayıs 1894’te kendilerine yerleşmeleri için gösterilen Aziziye Kazası’na bağlı Şuhut Nahiyesi’ni istemeyerek “Mandıra” denilen yer ile “Küpeciler Çiftliği”’nde iskân edilmek istediklerini bildirdiler. Söz konusu çiftlik ve yerin “Arazi-i Hakanî” olmasından dolayı Nurettin Paşa ne yapılması gerektiği hakkında Meclis-i İdare-i Liva ve Defter-i Hakanî Nezareti’ne müracaat etti. Gerekli işlemlerin yapılmasına kadar ise muhacirlerden 63’üne mal sandığından, 151’ine de çevre köylerdeki ahali tarafından yardım edilerek iaşeleri temin edilse de işlemlerin uzaması muhacirlerin zor günler geçirmesine sebep oldu. Hatta salgın hastalık tehlikesi baş gösterdi. Paşa, muhacirleri durum belli olana kadar küçük gruplar hâlinde köylere dağıtmak istedi, ancak göçmenler buna karşı çıktı (DH.MKT: 244/28; Günay 2010). Zor durumda kalan Nurettin[20]Paşa’nın Durfelli Çiftliği’ne yerleşmiş Ahıska muhacirlerine, müdahalede bulunması, muhacirlerin de konuyu şikâyet etmeleri üzerine Hüdavendigar Vilayeti’ne 25 Temmuz 1895’te konuyla ilgili soruşturma başlatılması(DH.MKT: 402/28) ve boşaltılarak muhacirlerin yerleştirildiği çiftlikteki odalara herhangi bir müdahale olmaması için gerekli tedbirlerin alınması emri ilgililere verildi (DH.MKT: 307/59). Öte yandan arazi ile ilgili davanın bir süre daha devam ettiği anlaşılıyor. Buna göre davanın sonucuna göre muhacirlere ev ve ziraat için senet karşılığında yardım edilmesiyle teşkil edilecek köyün “Kuzu Pınarı” adıyla anılmasına dair tahrirat 9 Kasım 1895’te hazırlanarak 2 Aralık 1895’te ilgili makama arz edilmişti. Ancak dava devam ettiği için iskân izni daha önce çıkmış olmasına rağmen arazi tahsisi yapılamamıştı. Davanın yaklaşık sekiz yıl sonra sonuçlanmasının ardından Ahıska muhacirlerine senet karşılığında ziraî yardım yapılması Dâhiliye Nezareti tarafından 19 Şubat 1903 tarihinde Hüdavendigar Valiliği’ne emredildi (DH.MKT: 689/42; Günay 2010).

Karahisar-ı Sahip’e iskân edilen Ahıska Türklerinden bir başka grubun iskânında da bazı sıkıntılar yaşandı. Buna göre 1894 yılında Ahıska’dan gelen 19 hane göçmen, Bursa’nın İnegöl Kazası’nın Yakacık, Pazaralanı, Tuzla ve Kozpınar denilen bölgelerinde Batum’dan gelen 13 hane Gürcü ve Tırnova’dan gelen 25 hane göçmenle birlikte iskân edildi. Ancak Ahıska’dan gelen göçmenler burada ormanlık araziye zarar verince yerel makamlar durumdan şikâyetçi olarak söz konusu göçmenlerin başka mahallere gönderilmesini istedi. Bunun sonucunda 19 hane Ahıska ve Batum muhacirinin Karahisar-ı Sahip’e sevk edilmeleri kararlaştırıldı. Göçmenler bulundukları yerden ayrılmak istemediklerinden Karahisar-ı Sahip’teki iskân yerlerine nakledildikleri sırada görevlilere karşı geldiler. Ayrıca göçmenlerin lideri durumundaki Ferhat, toplam sekiz hane olan Ahıska ve sekiz hane Gürcü göçmeniyle beraber yerel makamlara müracaat edip yaptıkları meskenlere ve kendilerine zarar verildiğini ifade ederek hâla vatandaşı oldukları Rusya’ya geri dönmek istediklerini bildiren bir dilekçe verdi. Bunun üzerine yetkililer, kendilerinin Osmanlı topraklarına kabul edilirken bağlı bulundukları devletin tabiiyetinden çıkmayı ve neresi gösterilirse orada ikamet edeceklerini taahhüt ettiklerini hatırlatarak bu dilekçeyi işleme koymadılar. Bursa Valiliği, göçmenlerin Karahisar-ı Sahip’e nakledilmesi için jandarma tayin etmek zorunda kaldı. Buna rağmen göçmenlerin bir kısmı yoldan geri dönerek Yakacık’a döndü. Karahisar-ı Sahip’e götürülenlerden bir kısmı da yoldaşlarından bazılarının gelmediğini anlayınca onlar da geri döndü. Kaçanlar arasında bu sevke karşı çıkarak elebaşı durumunda olan Ferhat ve birkaç arkadaşı İnegöl’e geldiklerinde tutuklanarak cezaevine kondu (Y.A.RES: 72/26; Y.A.HUS: 310/105; Erkan 1996: 186). Göçmenlerin İnegöl’den kaldırılmasının istenmesi İnegöl’deki yerel makamları sıkıntıya düşürünce konuyla ilgili soruşturma başlatıldı. Mirliva Sadi ve Hasan Rıza Paşalar konuyu soruşturmakla görevlendirildi (Y.MTV: 107/13; 108/19). Yapılan soruşturmada; göçmenlerin üç yıldan fazladır burada bulundukları, ormanı tahrip ederek kanunsuz işler yapmalarına rağmen cami, mektep gibi yerler inşa ederek masraf yaptıkları ve ayrıca buradan çıkarılmaları hâlinde çoluk çocuğunun perişan olmasına sebep olunacağı gerekçesiyle yerlerinde kalmalarına karar verildi (Y.MTV: 110/22). Bu kararın alınmasında muhacirlerin Korucu Osman ile İnegöl Emlâk memuru Ali Rıza Bey’e 30 Lira rüşvet vermeleri etkili oldu (Y.MTV: 110/84; Günay 2010).

1904 yılının Ocak ayında Rusya’dan Balor ve Dimalpete? vapurlarıyla Osmanlı topraklarına geldikten sonra bir süre Malta Vapuru’nda ikamet ettirilen (A.MKT.MHM: 524/6) ve 52 nüfustan oluşan 13 hane Batum ve Ahıska göçmeni, daha önce aile büyüklerinin İnegöl ve Eskişehir’de iskân edildiği ve kendilerinin de oralara gitmek istediklerini ifade eden dilekçeleri doğrultusunda Eskişehir ve İnegöl’e yerleştirildi. Aynı şekilde bir Alman vapuruyla gelen Batum muhacirlerinin de istekleri doğrultusunda İnegöl’e yerleştirilmesine karar verildi. Ancak bazen bu isteklerin yerine getirilmesi biraz zaman alıyor ya da mümkün olmuyordu. Mesela Mangalya muhacirlerinden olup Köstence’den bir İtalyan vapuruyla İstanbul’a gelen Nebki? Ağa ve beraberindekiler, iki sene evvel Haymana’ya yerleştirilen yakınlarının kendileri için ev ve iş temin ettiğini ifade ederek Haymana’da iskân edilme istediklerini bildirdiler. Ancak istekleri hemen yerine getirilemeyince İstanbul’da başka bir vapurda bekletildiler. Bekleme süreleri iki ayı geçince sıkıntıları iyice artan göçmenler durumlarını anlatan bir dilekçe yazarak Padişaha gönderdiler. (A.MKT.MHM: 524/17).

1894 yılında Samsun yoluyla Anadolu’ya gelen ve Çorum’a sevk edilen 700 kadar Ahıska göçmeni burada boş arazi kalmamasından dolayı Yozgat ve çevresine gönderildiler. Göçmenler kendilerine gösterilen arazileri beğenmeyip yerli halkın arazisine yerleşmeye çalışınca bölgede sıkıntı yaşandı. Ayrıca göçmenler, toplu olarak iskân edilmeleri mümkün olmadığından gruplar halinde yerleştirilmeleri önerisine de karşı çıkıyorlardı. Mesela, Kütahya ve Eskişehir’den iskân edilmek üzere Ankara’ya gönderilen 200 kadar göçmen Haymana’ya yerleştirilmişse de birtakım sıkıntılar yaşandı. Ankara Valisi Memduh Bey, iskân edilmesi istenen muhacirlerin vilayete haber vermeden gönderilmeleri nedeniyle gerek muhacirlerin gösterilen yerleri beğenmeyerek hükumeti işgal etmesi gerek muhacirlere yetecek kadar arazinin temin edilmesinde zorluk yaşanması sebebiyle muhacirlerin bekletilmek zorunda kalınmasının yaşanan sıkıntıların en önemli sebebi olduğunu belirterek göçmen sevkiyatının haber verilmeden yapılmasına tepki gösterdi ve yetkili mercilere, nereye, ne kadar göçmen gönderileceğinin bildirilmesi durumunda gerekli tedbirlerin alınacağı ve herhangi bir kargaşa yaşanmayacağı uyarısında bulundu (DH.MKT: 247/47).

Göçmenlerle hükûmet arasındaki diğer bir anlaşmazlık konusu tabiiyet ve askerlik meselesiydi. Birkaç yıl önce Ahıska’dan gelen ve Bursa’daki Selimiye Köyü’ne yerleştirilen kişiler, hükûmet tarafından askerlik yoklamasına tabi tutulup askere alınmak istenince köyün ileri gelenlerinden üç kişi; henüz yeni hayatlarına uyum sağlayamadıklarını, geçimlerini temin ettikleri ziraatçilikten yeteri kadar ürün alamadıkları için perişan olduklarını, askere gitmeleri durumunda bu perişanlığın daha da artacağını ifade eden bir dilekçe vererek Kafkasya muhacirlerinin askerlikten 21 sene, miri vergilerden yedi sene ve aşar vergisinden de dört sene muaf tutulmasını talep ettiler (DH.MKT: 1624/9). Hükûmet Muhacirin Komisyonu Başkanlığı’nın bu konuyla ilgili ve görüş ve önerilerini dikkate alarak durumu padişaha arz etti. Bunun üzerine 27 Şubat 1889’da çıkarılan iradeyle göçmenlerin zor durumda olduğu kanaatinin oluşmasıyla göç tarihlerinden itibaren altı yıl süreyle askerlikten muaf olmalarına dair irade çıkarıldı (DH.MKT: 1631/55).

Çorum’a yerleştirilen Ahıska muhacirlerinden Molla Asker ve oğulları Tevfik, Ahmet ve Mehmet ile kızı Gülizar daha önce taahhüt ettikleri gibi Rusya tabiiyetini bırakarak 1907 yılında Osmanlı tabiiyetine geçtiler (DH.MKT: 1161/19). Ancak göçlerinin ardından on yıl geçmesine rağmen Rusya tabiiyetini bırakmayan Ahıska göçmenleri de vardı. Bu nedenle bu durumdaki kişilerin Osmanlı ordusunda askere alınamadıkları, Rus tabiiyetini terk etmeye yanaşmayıp nüfusa kaydedilmek için başvuru yapmadıkları için de nüfus kayıtlarının tutulamadığı anlaşıldı. Bunun üzerine Dâhiliye Nezareti İdare-i Umumiye Müdüriyeti 27 Şubat 1916’da konuyla ilgili olarak Harbiye Nezareti’ne, ne yapılması gerektiği yönünde görüş sordu. Harbiye Nezareti, göçmenlerin Rusya tabiiyetini muhafaza ettikçe askerlik hizmetine alınmalarının uygun olmamasına rağmen yerel makamların ifadesine göre bunların Anadolu’ya yerleşmek amacıyla geldiklerinin belirlenmesinden dolayı Dışişleri’nin de görüşü alınarak Ahıska göçmenlerinin nüfusa kaydedilip askere alınmalarında bir sakınca olmadığını ifade etti (DH.EUM.ECB: 7/13). Dolayısıyla 1916’dan itibaren göçmenlerin tabiiyetlerine bakılmaksızın Anadolu’ya ne zaman ve ne niyetle geldiklerine bakılarak askerlik hizmetiyle mükellef tutulması söz konusu oldu.

Hükûmet tarafından farklı köylere iskân edilmiş olan muhacirlerle yerli halk arasında arazi anlaşmazlıkları yaşanabildiği gibi muhacirler birbirleriyle de anlaşmazlığa düşebiliyorlardı. Böyle bir olaya 1908 yılında Karahisar-ı Sahip’te rastlandı. Buna göre Latif Köyü’ne iskân edilmiş olan Ahıska muhacirleriyle bu köye sınır olan Göynük Köyü ahalisi arasında arazi anlaşmazlığı çıktı. Latif köylüleri temsilci olarak seçtikleri Coşkun oğlu Osman aracılığıyla kendilerine verilen arazinin Göynük köylülerince işgal edildiğini öne sürerek daha önce imzaladıkları arazilerle ilgili senetlerin iptal edilmesi talebinde bulundular (DH.MKT: 689/42; Günay 2010).

Ahıska Türklerinin Uyum Süreci ve Anadolu’daki Sosyal Hayatı

Ahıska Türkleri Anadolu’ya yerleştikten sonra kısa sürede uyum sağlayarak ekonomik, askeri ve kültürel hizmetlerde bulundular. Hatta bunlardan bazıları hizmetlerinden dolayı mükâfatlandırıldılar. Ahıska eşrafından ve Mülkiye Kalemi memurlarından Sıtkı Said Efendi, hizmetlerindeki başarısı nedeniyle 600 kuruş maaş bağlanarak ödüllendirildi (DH.TMIK: 43/16).

Anadolu’da ekonomik hayata kısa sürede uyum sağlayan Ahıska Türkleri yerli halkla ilişkilerini geliştiremedi. Köyde kendi kültürlerini kapalı olarak devam ettirdiler. Evlilikler ya köy içerisinden ya da çevre köy ve vilayetlere yerleştirilen diğer Ahıska Türkleriyle yapılmaktaydı. Ahıska Türklerinin düğünleri kadın-erkek ayrı yapılırdı. Düğünlerde Kafkas halklarına özgü cirit, bıçak oyunu gibi eğlenceler tertip edilirdi (Günay2). Ahıska Türkleri genellikle eğitimli insanlardı ve çoğu dini bilimler okumuştu. Bunlardan en meşhuru Müderris Ahmet Efendi’dir. Ahmet Efendi, kul hakkı yememek için devletin cüzi paralar karşılığında muhacirlere tahsis ettiği araziyi kabul etmeyip geçimini çocuklara dini bilimler öğreterek temin etti (Uysal). Ahıska Türklerinin yemekleri tamamen kendilerine özgüdür. En önemli yemekleri hınkel, hıngel denen hamur ve kıymayla yapılan yemektir. Bugün Afyon’a yerleşenler bu yemeği sucukla yapmaktadır. Diğer yemekleri ise şunlardır: kete, cızmana, siron, cadı, kercoş, bişi, papa, hasıl ve döğmeçtir. En önemli yemekleri ise hınkel (hıngel) denen hamur ve kıymayla yapılan yemektir (Günay 2010).

 

Sonuç

Rusya ve Osmanlı Devleti arasında meydana gelen 1828–1829, 1853–1856 ve 1877–1878 savaşları Kafkaslardan Anadolu’ya yapılan göçün sürekli ve toplu bir hareket hâlen gelmesinde etkili oldu. Bu göçlerin başlıca unsuru Çerkez, Nogay, Dağıstanlılar olsa da Ahıska Türklerinin[21] de Rus baskılarından bunalarak daha XIX. yüzyıl ortalarından itibaren Anadolu’ya göç etmeye başladıkları görülüyor. Ancak Ahıska Türklerinin Anadolu’ya, kitlesel olarak göçmek yerine peyderpey geldikleri, hatta bir kısmının önden gelerek Anadolu’daki hayat şartlarına bakıp burada bir düzen kurduktan sonra yakınlarını çağırdıkları anlaşılıyor. Ahıska Türkleri Anadolu’da başta Erzurum, Eskişehir, Bursa, Afyonkarahisar, Çorum, Yozgat, Amasya olmak üzere çeşitli vilayetlere yerleştirildiler.

Göçmenlerin kendi tercih ettikleri bölgelerde iskân edilme arzuları, yerli halka ya da devlete ait arazileri izinsiz olarak kullanmaya çalışması Osmanlı Devleti ile aralarında anlaşmazlığa sebep oldu. XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başlarında Osmanlı topraklarına hem Kafkasya’dan hem de Balkanlardan gelen göçmenlerin sayısının fazla olmasına rağmen devlet onların barınma ve beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için her türlü tedbiri aldı. Devletin ekonomik gücünün yetersiz kaldığı durumlarda göçmenlerin iaşesi yerli ahali tarafından karşılandı. Ayrıca devlet, göçmenlere yardım edilmesini özendirici tedbirler aldı. Bu tedbirler arasında nüfus tezkiresi, pasaport, tapu gibi işlemlerde pul alınması zorunluluğu getirilmesi, Ziraat Bankası’nın piyango biletleri satması, göçmenlere yardım edenlerin isminin Ceride-i Havadis’te yayımlanması vardı.

Ahıska Türkleri Anadolu’da genellikle toplu olarak iskân edildiler. Hatta genellikle yeni köyler tesis edilerek yerleştirildiler. Bu durum onların yerli halkla kaynaşmasını geciktirirken kendi örf ve adetlerini devam ettirmelerine imkân verdi.

Anadolu’ya Kafkasya’dan gelen Ahıska Türkleri beraberlerinde kendi örf ve adetlerini de getirdiler. Bu adetler zamanla köyden kente göç edilmesiyle zayıflayıp yerli ahalinin örf ve adetleriyle kaynaşsa da Ahıska Türklerinin hala devam ettirdikleri kendilerine has özellikleri de vardır. Kendilerine özgü kullandıkları bazı kelimeler genç nesiller tarafından kullanılmadığı için zamanla kaybolmuştur.[22]

Ahıska Türkleri Anadolu’ya geldikten sonra zaman zaman anlaşmazlıklar olsa da devletle ilişkilerini düzenleyerek vergi verme, askerlik yapma gibi sorumluluklarını yerine getirmeye başladı.

 

* Yrd.Doç.Dr., Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Tarih Eğitimi Böl., ngunay@gazi.edu.tr

 

 

Açıklamalar

 

[1] Türk-Rus ilişkilerinin seyri hakkında farklı görüşler için bkz. (Türk-Rus İlişkilerinde 1999).

[2] Bu konuyla ilgili olarak ayrıca bkz. ( Ababay 1987; Kırzıoğlu 1992; Svanidze 2000).

 

[3] Bu bölgelerde asırlardır bağımsız olarak yaşayan Türk ve Müslümanlar bölgenin Rus hâkimiyetine girmesinden sonra üzüntülerini dile getiren birçok ağıt yaktılar. Bunlardan en meşhuru;

Ahıska, gül idi gitti;

Bir ehli dil idi, gitti;

Söyleyin Sultan Mahmut’a:

“İstanbul kilidi “gitti”

şeklinde olanıdır. Diğer ağıt örnekleri için bkz. (Kayabalı-Arslanoğlu (1973): 416–423;   Avşar-Tunçalp 1995; Zeyrek 2001: 260–271).

 

[4] Bölgenin Hristiyanlaştırılmasını isteyen Rusya, buraya Rum ve Ortodoksların ayinlerini kabul etmeyen bir Hristiyan tarikatı olan Dukhoborları yerleştirdi. XIX. Yüzyılın sonlarında Ahıska’nın köylerinde tamamı Dukhobor olan 6323 Rus kolonisi bulunmaktaydı (Buntürk 2007: 39–41).

 

[5] Çerkes, Nogay, Dağıstanlı, Tatar, Ahıska Türkleri.

 

[6] Kafkasya halklarının Rusya’ya karşı yürüttüğü direniş hareketi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. (Saydam 1997: 41-62; Gökçe 1972?: 64–66; Saydam,1990: 250, 254–255).

 

[7] Benzer doğrultuda görüş ve Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına yapılan göçlerin Sovyet tarih yazımında ele alındığı şekliyle karşılaştırmak için bkz. (Pronşteyn- Patrakova 2004: 35–42).

 

[8] Ayrıca krş. (Gökçe 1972?: 64-66; Saydam 1990: 250, 254–255).

 

[9] Nogayların tarihi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. (Alpargu 2007).

 

[10] Daha ayrıntılı bilgi ve kararnamenin Avrupa’daki yankıları için bkz. (Karpat 2003: 104).

 

[11] Göçmenlerin Osmanlı uyruğuna geçmesini Osmanlı Devleti kadar Rusya’da arzuluyordu. Çünkü Rusya’ya göre Kafkasya’nın Müslümanlardan temizlenmesinin en kesin yolu buydu. Bu yüzden de Osmanlı topraklarına gittiği hâlde geri dönenlerin kesinlikle eski yurtlarına gönderilmeyerek Sibirya’ya sürgün edilmeleri konusunda yetkili komutanlara bir talimatname gönderilmişti. Karargâh Komutanı Tuğgeneral Zatov tarafından Natuhay bölgesi komutanına gönderilen 9 Ocak 1861 tarihli talimatname hakkında bkz. (Vatanından Uzaklara 2004: 137–138). Ayrıca Rusya, ilk kitlesel göçlerin yaşandığı 1864’te, Osmanlı Devleti’nin bu konudaki niyetini öğrenebilmek için girişimlerde bulunmuştu. Tımes gazetesinin İstanbul muhabirinin 28 Nisan 1864’te Kafkas göçleriyle ilgili olarak geçtiği haber için bkz. (Vatanından Uzaklara 2004: 52).

 

[12] Ayrıca bkz. (Vatanından Uzaklara 2004: 51–52, 70–72, vd).

 

[13] Bu hastalıkların o dönemde tedavisi dünyanın hiçbir yerinde bilinmiyordu. O yüzden tek çare hastalığın yayılmasını engell

Etiketler:   Etiket Eklenmemiş.

Yorumlar

E-posta aboneliği

En Son Haberler
AnketTümü
Sitemizin Yayınlarını Nasıl Buluyorsunuz
 
haber yazılımı: buki