II. Dünya Savaşı’nda Ahıska Türklerinin erkekleri, Almanlara karşı savaşmak için cephelere götürülürken, Ahıska’da kalan kimsesiz kadınlar, yaşlılar ve çocuklar ise 14 Kasım’da 1944 sabahında evlerinden, yurtlarından koparıldı.

Ağır kış şartlarında Orta Asya’ya sürgün edilen insanlardan binlercesi açlık, hastalık ve soğuktan hayatını kaybetti.

  • 74 yıl geçmesine rağmen halen vatanlarına kavuşamayan Ahıska Türklerinden Ukrayna’da yaşayanlar geçtiğimiz yıl Türkiye Cumhuriyeti’nin çabalarıyla Erzincan’a getirilmişti. Bundan önce de 1992 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti, sürgün Ahıska Türklerine kapılarını açmıştı. İlk olarak Iğdır’a yerleştirilen Ahıska Türkleri, zaman içerisinde Bursa, İzmir, Antalya, İstanbul ve Ankara gibi şehirlere göç etti.

Ölmeleri için hayvan vagonlarında taşındılar

“Ahıska Türkleri Sürgün Hatıraları”nı derleyen kültür araştırmacısı Kaan Gündoğdu’nun 35 bin civarında Ahıska Türkü’nün yaşadığı Bursa’da, sürgünü yaşayan kişilerden derlediği hatıralar yaşanılan acıların ne kadar taze olduğunu gösteriyor. Henüz bitmemiş olmasına rağmen çalışmasını bizimle paylaşan Gündoğdu’ya konuşanlar ölmeleri için hayvan vagonlarından taşındıklarını söylediği gibi ölülerinin Urus (Rus) mezarlığına gömüldüğünü anlatıyor.

Canlı tanıklardan biri de Ahıska’nın Temlala köyünden 1933 doğumlu Gülhanım Köse. Sürgün zamanı 11 yaşında olan Köse’nin hafızası o günlerde yaşadıklarını hala unutmamış. Köse yaşadıklarını şöyle anlattı:

Hayvanlarımızın sesi hala kulağımda

Biz evdeydik, hiç bir şeyden haberimiz yoktu. Asker döktüler köye. Zaten ufak, küçük bir köy. Toplantıya çağırdılar. Annemler gittiler. Demişler ki, “Biz sizi 5 saat içinde sürgün edeceğiz.” Düşünsenize bir saate ne alıp çıkabilirsiniz evden. Hiçbir şey...

O zaman babam askerde Almanya ile savaşıyordu. Annem dört çocuğuyla tek başına. Geldiler “çıkın” dediler. Hayvanlarımızı, koyunlarımızı kapıya bıraktık... Hayvanların sesleri halen kulağımda.

Tren yolunu kadınlara yaptırdılar

Annem dedi ki: “Bir koyunumuzu keselim de, hiç olmazsa çocuklarımı aç götürmeyeyim.” Bir koyunu kestik, öküz arabasını kırdık ağaçtandı. Onunla annem biraz et pişirdi, suyunu da döktü. Bizi aldı götürdüler hayvan trenine... Kocası askerde olan kadınlara o tren yolunu yaptırdılar. Aç, susuz bir şekilde bizleri o hayvan vagonlarına bindirdiler. Kaç cansın, nesin kimse bilmiyor. Yollarda her şeyleri dökülüyordu insanların. Ararlardı ki bıçak var mı? Benim annemde gümüş kama vardı, bir de dayımın gümüş kemeri. Dayılarım buradan (Türkiye'den) göndermişti anneme. Annem o kamayı yastığın içine soktu, dikti anlamadılar. Neyin varsa, elinden alıyordular. Öyle zulüm, azap verdiler ki bize. Allah hiç kimseye vermesin.

 
 
 

 

 

 
 
Gülhanım Köse

 

  • Borcomi denilen yere geldiğimizde Gürcüler bize taş atıyorlardı. Bugünkü gibi bilirim. Tren durmadı, 15 gün gitti. Hayvan treni, kapısı yok bacası yok. Bazı istasyonlarda dururlardı, Ruslar gelirdi “İki adam verin, bir tane de vedra (kova) alın, yemek vereceğiz” derlerdi. Yemekler domuz eti midir, nedir? Kimse bilmiyor. Ekmeği de kesip verirlerdi. Onunla da ya doyar ya doymazdık. Tuvalet yok, ışık yok. Kollarımızı bağlayıp, büzüşürdük. Sıkışmış bir şekilde otururduk. Annem bir yorganı dört çocuğa örterdi. Ölenler olunca üstü başıyla alıp atıyorlardı. Hastalananlar oldu soğuktan. Hayvan vagonlarına yükleyip insanlar getirilir mi? Sovyet hükümeti bizlere bunları yaptı. Bakü denilen yerde bizi durdurdular. Bizi denize dökeceklerini söylediler ama korktuğumuz olmadı. Bakü bizi almadı. Bu şekilde 15 gün daha gittik.

Üzerimizden bit dökülüyordu

Gele gele geldik. Özbek bizi kabul etti. Trenlerden indiğimizde milleti bit basmış. Vücudumuza yapışmış. 30 gün bir insan su görmez, yıkanmazsa ne olur? Götürdüler, banyoda üstümüze su döktüler, o bitler öyle döküldü ki! Özbek dedeleri büyük at arabalarıyla gelip bizi evlere yerleştirdi ama soğuk, ince duvarlı evleri altı boş, yer toprak. Orada yatılır mı? Hasta olup ölür insan. Sonra iki tane tahta getirdiler, annem tahtaların üstünde yatırırdı bizi. Üşürdük.

Yanımızda bir Özbek dede vardı. Anneme dedi ki, “Benim bir ineğim var gelip sağar mısın? Götür çocuklarına içir.” Annem de ineği sağar, o sütü ısıtır bize içirirdi. Yaşamımız buydu. Sabah kalkardık ki, üstümüze kırağı düşmüş. Baharda yoncalar olurdu, sabahtan giderdik kargalar gibi toplar toplar getirirdik. Yoncayı döver suyunu süzerdi annem, otu kavurup yerdik.

 

 

 
 
Öz evlatlarını bekleyen Ahıska şehir merkezi.

 

Nika hatırladın mı bizi sürgün ettiler

Yıllar sonra Ahıska’ya gittik. Aklıma geldikçe halen ağlıyorum. Nika adında Gürcü oğlan vardı. Beraber yaşardık, beraber büyüdük ama kimse kimseye değmezdi. İyiydiler, insaflıydılar. Köye gittiğimizde dedim ki, “Nika hatırladın mı bizi sürgün ettiler” Nika dedi ki, “Sizi sürgün ettikleri aklımda. Kamyonları getirdiler, hayvanlarınızı Borcomi’ye götürdüler. Daha sonrasını bilmiyoruz, sattılar mı, yediler mi?” Ne evimizden, ne toprağımızdan ne yuvamızdan ne de yurdumuzdan bir şey almadan çıktık. Her şeyimizi döküp çıktık…