OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE MÜLTECİLER

İkinci Dünya Savaşı sonunda Kırım Türklerinin tamamının bir gecede hayvan vagonlarına zorla bindirilerek Sibirya’ya sürülmesi başlıbaşına bir katliam ve insanlık faciasıdır. Gene aynı dönemde Gürcistan’da yaşayan ve esasen Osmanlı Türkü olan Ahıska Türklerinin benzeri şekilde sürgünü de içler acısıdır.
Bu haber 1166 kere okunmuş.10 Ekim 2015, Cumartesi - 12:48

Ajans Ahıska'yı Facebookta Beğenebilirsiniz:

Milli Eğitim eski Bakanı Hasan Celal Güzel’in Giresun Üniversitesi 10. Akademi yıl açılışında verdiği ilk ders ve konuşması;

Pek Muhterem Öğretim Üyeleri,

Sevgili Öğrenciler,

Sözlerimin başında Giresun Üniversitesi’nin yeni akademik yılı ve 10. yılının hayırlı olmasını diliyorum.Her ne kadar ders konusu başlığımız ‘Osmanlı’dan Günümüze Mülteciler’ olsa da, sizleri bulmuşken Genel Türk Tarihi üzerinde de bir özet vermek istiyorum. Zira özellikle günümüzde buna çok ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim.

Büyük Türk tarihçisi Zeki Velidi Togan, dişi Bozkurt tarafından beslenen ilk Türk’ün Tanrı dağlarının güneyinde dünyaya geldiğini söyler. Bu konuda Göktürklere ait olduğu düşünülen Ergenekon Destanı, aslında bütün Türklerin türeyişi ve yayılması ile ilgili kabul edilebilir.

Türkler, dünyanın en eski kültür ve medeniyetlerinden birine sahiptir. Binlerce yıllık Türk tarihinin başlangıç noktasını tespit etmek kolay değildir. Arkeolojik ve antropolojik araştırmalar neticesinde ortaya çıkarılan, milattan önce 4000 yıllarına kadar inen ve Orta Asya’nın en eski kültürü olan Anav kültürünün Proto-Türklerle ilgili olması ihtimali yüksektir. Devirler yakınlaştıkça, Kelteminar ve Afenesevo (M.Ö. 3000), Andronova (M.Ö. 1700), Karasuk (M.Ö. 1200), Tagar ve Taştık (M.Ö. 700) kültürlerinin Proto-Türklerle ilgisi daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Başta Pazırık ve Issık kurganlarındaki arkeolojik buluntular olmak üzere bu konuda çok çeşitli bilimsel deliller mevcuttur.

Diğer taraftan, yapılan son araştırmalar neticesinde, M.Ö. VIII. yüzyılda tarih sahnesine çıkan Sakalar/İskitler’in bir Türk İmparatorluğu olduğu görüşü ağırlık kazanmaktadır. Ancak, M.Ö. 318-M.S. 216 tarihleri arasında beşyüz yıl hüküm süren Büyük Hun İmparatorluğu’nun ve Çin kaynaklarına göre kesinlik kazanan ondan önceki Proto-Hunların Türklüğü konusunda dünya bilim aleminde pek fazla bir tereddüt kalmamıştır. Büyük Hun İmparatorluğu, Batı Hun İmparatorluğu ve özellikle Avrupa Hunları batılı tarihçiler tarafından da geniş şekilde incelenmiştir. Büyük Hun İmparatoru Mete Han (destanlara göre Oğuz Kağan) ve Avrupa’yı yıllarca titreten büyük Türk Hakanı Atilla’nın hikayesini herkes bilmektedir. Avrupa Hunları, sebep oldukları kavimler göçü neticesinde dünya tarihini değiştirmişlerdir.

Türklerin en iyi bilinen eski tarihi Göktürklere dayanır. “Türk” adını devletin resmî sıfatı olarak ilk kullananlar da Göktürkler olmuştur (İkinci olarak da Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nde kullanmıştır). Bilge Kağan’ın ünlü Göktürk âbidelerindeki Türk Runik yazısı ile asırların gerisinden şöyle seslendiğini duyarsınız: “Ey Türk Milleti! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini, töreni kim bozabilir?”

Bundan sonra, yerleşik Türk medeniyetinin en güzel örneklerini veren Uygurlar; Orta Asya’daki diğer Türk boyları Kırgızlar, Karluklar, Türgişler, Tatarlar ve ötekileri; ülkelerini bir ticaret merkezi haline getiren Hazarlar; bugünkü Doğu Avrupa’yı şekillendiren Bulgarlar, Oğuzlar, Avarlar, Peçenekler, Kumanlar, Türk tarihinde yerlerini almışlardır.

Türkler, tarihte 16’sı büyük, 113 devlet kurmuştur. Bu devletler ve imparatorluklar tarihin çeşitli devirlerinde dünyaya hâkim olmuşlardır. Oğuz Kağan Destanı’nda, Türklerde devlet fikri, cihan hâkimiyeti mefkûresi ve fütûhat yapan kahraman alp tipi vurgulanmıştır. Şunu iftiharla kaydetmek mümkündür ki, bu teşkilatçılık ve devlet kuruculuğu kabiliyeti dünya tarihinde hiç bir millete nasip olmamıştır.

Türk tarihinin dönüm noktalarından birisi hiç şüphesiz, Türklerin İslâmiyeti kabul edişleridir. Türk kültür ve medeniyeti İslâmla şereflendikten sonra daha fazla derinlik, ihtişam ve mânâ kazanır. Mete Han’ın ve Atilla’nın kızıl elması artık gazâ ile zenginleşerek Hoca Ahmed Yesevî’nin, Alparslan’ın, Fatih’in ve Kanûnî’nin kızıl elma’sına dönüşmüştür. Türkler, Orta Asya’dan, atayurttan taşıdıkları kültür potasında, fethettikleri güzellikleri İslâmın ölçüsüyle tartarak ve eriterek yepyeni, orijinal ve zengin bir medeniyet inşâ etmişlerdir. İnsanımız, bu mucizevî oluşun sırrını temelindeki manevi harçla izah etmiştir. Artık Oğuz Kağan’ın yiğit alpleri, Hoca Ahmet Yesevî’nin alperenleri olmuştur ve bu “oluş” dünya tarihini derinden etkilemiştir.

Mevcut araştırmalara göre, bugünkü Türk dünyasının müşterek tarihi Hun-Göktürk-Uygur çizgisinde düğümlenmektedir. Bütün Türklerin ilk zaman tarihlerini meydana getiren bu eksenden üç kol ayrılmıştır: Birinci kolu oluşturan Oğuzlar-Türkmenler batı istikametinde ilerleyerek, başta Büyük Selçuklu İmparatorluğu olmak üzere, Atabeylikler, Doğu Anadolu Türk Devletleri, Harezmşahlar Devleti, Türkiye Selçuklu Devleti, Anadolu Türk Beylikleri, Karakoyunlu ve Akkoyunlu Devletleri, İran’daki Türk Devletleri ve hanedanları (Safeviler, Avşarlar, Kacarlar), Osmanlı İmparatorluğu, Türkiye Cumhuriyeti, Azerbaycan Hanlıkları, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Türkmenistan Cumhuriyeti gibi arka arkaya birçok devletler kurarak, on asırdan fazla süren bir devirde dünya Türklüğünün en büyük temsilcileri olmuşlardır. Kazak, Kırgız, Özbek ve Doğu Türkistan kolu Orta Asya coğrafyasında, Türklerin Atayurdunda, Türkistan’da kalmışlar ve günümüze kadar varlıklarını muhafaza etmeyi başarmışlardır. Üçüncü kolda olan Tatar, Başkurt, Avar, Kıpçak, Bulgar, Peçenek ve Kumanlar ise Karadeniz’in kuzeyinde etkili olarak Doğu Avrupa siyasî coğrafyasının şekillenmesinde rol oynamışlardır.

Çağatay ve Altınordu Hanlıklarının Türk tarihinde önemli bir yeri vardır. Kıpçak bozkırlarındaki Türk Hanlıkları, Kazan, Astrahan, Nogay, Kasım, Sibir ve Kırım Hanlıkları onların vârisleridir. Özellikle Kazan ve Kırım Tatarları Dünya Türklüğü içinde kültürleri ve mücadeleleri ile temayüz etmişlerdir. Timurlular ve Hindistan’daki uzantıları olan Babür İmparatorluğu, eşine zor rastlanır zenginlikte bir ilim ve sanat hayatına sahip olmuşlar, Orta Asya’yı ve Hindistan’ı sanat eserleriyle süsleyerek imar etmişlerdir.

Türkistan’da Özbek, Buhara, Hive, Hokand, Kaşgar, Turfan ve Kazak Hanlıkları ile Kırgızlar, Rus ve Çin istilalarına kadar asırlar boyunca Türkistan coğrafyasına hâkim olmuşlar ve bugünkü Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’ın orta zaman Türk tarihini meydana getirmişlerdir. Ne yazık ki, bu Türk illeri, önce Çarlık Rusyası’nın ve Çin’in, daha sonra Sovyetler’ in tahakkümü altında yaşamak zorunda kalmışlardır.

Osmanlı Cihan Devleti, ‘Devlet-i Âliyye’, Türklerin kurdukları medeniyetin zirvesinde yer almıştır. Roma İmparatorluğu’ndan sonra tarihin en uzun ömürlü, hanedan olarak en uzun süre yaşayan, üç kıt’ada en büyük coğrafyada hükümran olan Osmanlı İmparatorluğu, “Pax Ottomana”yı (Osmanlı Barışı) tesis etmiş ve bir ‘huzur medeniyeti’ olmuştur. Devletin kurucusu Osman Gazi’den Hz. Peygamber’in hadisine mazhar olarak İstanbul’u fethedip çağ açan, çağ kapayan Fatih’e, Viyana kapılarına dayanan Kanunî’ye ve yıkılıştan önceki dönemde bile diplomasi dehasıyla İmparatorluğu uzun yıllar ayakta tutan Sultan Abdülhamid’e kadar uzanan altı asırlık dönemde dünya tarihinde söz sahibi olan Osmanlılar, kültür zenginlikleri ile muhteşem bir medeniyetin zirvesine erişmişlerdir.

Lâkin Balkan Savaşlarından sonra tükenen Osmanlı, son gücünü de Cihan Harbi’nde kullanmış ve Çanakkale’de binlerce şehid pahasına dünya tarihinin akışına tesir eden bir zafer kazanmıştır. Ancak bu mücadele, İzmir ve İstanbul’un işgali ile noktalanan sonucu değiştirememiştir. Buna karşılık, Türk Milleti teslimiyeti kabul etmemiş; Kuvâ-yı Millîye ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini kurarak millî direniş hareketlerine girişmiş ve en kötü günlerde Anadolu’nun bağrında yeni bir Ergenekon destanı yazılmıştır. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkmış ve Milli Mücadeleyi başlatmıştır. Bundan sonra yokluk içindeki bir milletin büyük fedakarlıkları ile Başkomutan Gazi Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa’nın önderliğinde zaferler kazanılarak Anadolu işgalci güçlerden temizlenmiş ve 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

Diğer taraftan, Türk Cumhuriyetleri, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra 1991 yılından itibaren bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Bağımsız Türk Cumhuriyetleri, Federe ve Muhtar Türk Cumhuriyetleri, Türk Toplulukları ve Türk Yerleşimleri ile Türk Dünyası, günümüzde beş kıtaya yayılmış 300 milyon (301.862.000) nüfustan meydana gelmektedir.

Sosyal Politika ve Nüfus uzmanı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın yaptığı araştırmalara göre, 16. yüzyılın ortalarında dünya nüfusu 500 milyon civarında tespit edilmiş ve Osmanlı Türkleri ile Türkistan’daki nüfusun asgarî 40 milyon olduğu bulunmuştur. Bunun yaklaşık olarak yarısı Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisindedir. Diğer bir ifadeyle dünya nüfusunun yüzde 8’inin Türk olduğu hesaplanmıştır. Prof. Dr. F. Baraudel ve Prof. Dr. Ömer Lütfü Barkan’ın araştırmaları da bu merkezdedir. Bu araştırmalara göre, 16. yüzyılda dünya nüfusunun yüzde 8’inin Türk olduğu hesaplanmıştır. Halbuki, 2013 yılında dünya nüfusu, Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre 7,2 milyardır. Türk nüfusunu 300 milyon olarak alırsak aradan geçen 4,5 asırlık zamanda Türk nüfusunun yüzde 8’den yüzde 4,2’ye düştüğü ve yarı yarıya azaldığı görülecektir. Eğer 16. yüzyıldaki oran muhafaza edilebilseydi, bugün dünyadaki Türk nüfusu 560 milyon civarında olacaktı.

Demek ki, her fırsatta katliam yapmakla suçlanan Türkler, aslında dünyanın en büyük mazlumları ve mağdurları olmuştur; mâruz kaldıkları katliamlar, sürgünler, kıtlıklar ve asimilasyon neticesinde nısbî sayıları azalmıştır. Nitekim, önce Çarlık Rusyası’nın, daha sonra Sovyetler Birliği’nin Türkistan ve Kafkasya Türkleri üzerinde uyguladıkları soykırım ve asimilasyon politikası; Çin’in hâlen uygulamakta olduğu Etnik Temizlik politikası; Osmanlı İmparatorluğu üzerinde uygulanan politikalar, Türk nüfusunun yaklaşık yarıya inmesine sebep olmuştur.

Osmanlı Cihan Devleti, üç kıtada en büyük toprak parçasında hüküm süren ve nüfuz sahibi olan bir imparatorluktur. Coğrafya profesörü Ramazan Özey hocamızın araştırmalarına göre; kuruluşunda 5.631 km olan Osmanlı Devleti’nin yüzölçümü, etki alanları ile birlikte Fatih döneminde 2.214.000 km, Yavuz döneminde 6.557.000 km (8 yıllık saltanat döneminde üç kat arttırmıştır), Kanunî döneminde 14.983.000 km” ve en geniş sınırlara ulaştığı nokta olan XVIII. yy. sonlarında ise 24 milyon km’ yi buluyordu. 1913 Yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzölçümü, 18O.OOO km’si “Avrupa-i Osmaniye’de, 1.800.000 km’si “Asya-i Osmaniye’de, 3.000.000 km’ si “Afrika-i Osmaniye’de olmak üzere toplam 4.980.000 km’yi buluyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altındaki topraklarda bugün 45 ülke, nüfuzu ve etkisi altındaki topraklarda ise 31 ülke bulunmaktadır. Daha da çarpıcı göstergelerle ifade edilirse, bugün Osmanlı’nın hâkimiyeti ve etkisi altındaki coğrafyada 76 ülke ve devlet bulunmakta, bunların yüzölçümleri toplamının dünya geneline oranı %37,8, burada yaşayan nüfusun dünya nüfusuna oranı ise %40,1 olmaktadır.

Osmanlı Türk’tür. Osmanlı İmparatorluğu, çağdaşı Avrupalı devletler ve yazarlar tarafından “Türk İmparatorluğu”, “Türk Devleti’ ve “Türkiye” olarak görülmüştür. Osmanoğulları da kendilerini Türk olarak kabul etmiş, Türkçe, İmparatorluğun her döneminde Devletin resmî dili olarak kullanılmıştır. Bazı yazarların, literatürdeki “etrak-i bî-idrak” gibi âsi ve göçebe Türkmenleri ve özellikle Celâlî isyanlarına karışanları kasteden ifadeleri örnek vererek Osmanlı’yı Türklüğün dışında gösterme gayretleri doğru değildir.

Selçuklu da, Osmanlı da İslâm’dır. Osmanlı medeniyeti bir İslâm medeniyetidir. İslâm tefekkürünün, biliminin, kültür ve sanatının şâhikasına ulaştığı bîr zirve medeniyettir. Ancak, Osmanlı her dinî inanca karşı saygılı ve müsamahalı olmuş, din ve vicdan hürriyeti bakımından çağının ötesine geçmiş bir ‘Güneş Ülkesi’ (Civitas Campanella) dir.

İşte böyle bir devletin ve medeniyetin en tabiî ve meşrû vârisi Türkiye Cumhuriyeti’dir. Vatandaşı olmakla övündüğümüz Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Toplumu, Osmanlı’nın en önemli miraslarıdır. Cumhuriyetimizin yönetim şekli elbette Osmanlı’dan farklıdır. Türkiye Cumhuriyeti yepyeni bir Devlettir ve siyasî bakımdan Osmanlı’nın devamı değildir. Ancak tarihin devamlılığı çerçevesinde, Osmanlı’nın sosyal, ekonomik ve kültürel mirasını devraldığımız, ideolojik peşin hükümlerden sıyrılarak kabul etmemiz gereken bir gerçektir.

Yeni bin yılın eşiğinde Cumhuriyetimizi geliştirerek, demokrasi boyutunu zenginleştirerek Osmanlı’nın da ilerisinde bir noktaya ulaşmayı ümit ve temenni ediyoruz.

* * *

Sevgili Gençler,

Konuşmamın bu kısmında artık ‘Osmanlı’dan Günümüze Mülteciler’ meselesine gelebilirim.

Bir topluluğun kendi yerini, yurdunu terk ederek başka bir yere gitmesine veya yer değiştirmesine ‘göç’ denir. Sosyal bir olay olan göç, hayatî ve ciddî sebeplere dayanır. Aksi takdirde hiçbir topluluk önemli bir sebep olmadan yerini yurdunu terk edip,sonunun nasıl biteceği belli olmayan bir maceraya kalkışmaz.

Türkler antik çağlardan ve ilk çağlardan beri büyük bir coğrafyada sürekli hareketli olmuş ve göç etmişlerdir. Ancak, İç Asya’daki kuraklıktan sonra Batı’ya göçleri dünya tarihinin seyrini değiştirmiştir. ‘Kavimler Göçü’ neticesinde daha sonra Avrupa’yı oluşturacak unsurlar Türk ordularının önünde göç etmişler ve bugünkü Avrupa’nın temelleri atılmıştır. Bu akımda Batı Hun Türk İmparatoru Atillâ’nın önemli tesiri bulunmaktadır.

Türkler, İslâm öncesi dönemde de göçmenlere âdilâne davranmışlardır. Lâkin, İslâm Medeniyeti’ne dâhil olduktan sonra göçmenlere bakışları tamamen değişmiş; onları ‘misafirleri’ olarak kabul etmeye başlamışlardır. Asr-ı Saadet’teki ‘muhacir-ensar’ münasebeti, özellikle Türk-İslâm devletlerinde hâkim olmuştur. Osmanlı’da bu müsamaha, başka dinden olanlarla da gösterilmiştir. Bunun en bâriz misâli, 15. asrın sonlarında İspanya’da Hristiyan Engizisyon işkencesinden kaçan onbinlerce Yahudi’ye Osmanlı İmparatorluğu tarafından kucak açılmasıdır.

Günümüzde Suriyeli göçmenlere olmadık zulmü reva gören bugünkü Macaristan yönetimi, Macarların Osmanlı döneminde nasıl Osmanlı’nın adaletine sığındıklarını unutuyor. Kanunî Sultan Süleyman’ın 1526’da Mohaç meydan muharebesinde Macaristan’ı fethi neticesinde Avusturya’nın zulmünden kaçan Protestan Macarlar, Yahudiler, Rus Çarı’ndan kaçan İsveçliler, Gürcüler ve Müslümanlar son döneme kadar Osmanlı’ya mülteci olarak geldiler.

Tarihte ilk ‘Muhacirler Komisyonu’nu Osmanlı Devleti kurmuştur. Osmanlı Devleti tarihi boyunca dinine, ırkına bakmadan kendisine sığınanlara ‘misafir’ muamelesi yaptı. Mültecilerin bütün harcamalarını -bugün olduğu gibi- devlet hazinesinden karşıladı (Prof. Dr. Kemal Çiçek) Mülteciler Komisyonu (Muhacirin Komisyonu) 1860’da kurulmuştur.

19. asırda 1848 ihtilâllerinden kaçan binlerce Macar ve Leh milliyetçisi Osmanlı Devleti’ne sığınmıştı. Avusturya ve Rusya ısrarla bu mültecilerin iadesini istedi. Osmanlı Sultanı Abdülmecid, ‘Bu insanları Avusturyalılara veya Ruslara teslim etmek canlarını çok büyük tehlikeye atmak demek olup, bu ise Yüce Osmanlı devletinin şan ve şerefine hiç yakışmayacak bir davranış olur’ dedi. Şu sözü ise tarihe geçti: ‘Ecdadımın altı yüz seneden beri bunca fedakârlıklarla muhafaza ettiği himâyet hakkında Avrupa bizden nez’etmek mi istiyor? Bu hakkı zâyi ettikten sonra bana saltanatın dahi lüzumu yoktur’ (Prof. Dr. Kemal Çiçek).

Osmanlı Türkleri  yüzyıllar boyunca farklı  dinlere  hoşgörülü olduğu halde  onlara karşı kin ve nefretle davranılmış, her fırsatta ırk ve din farkından dolayı korkunç baskı ve zulme mâruz kalmışlardı. Halbuki onlar yüzyıllar önce  Balkanlara gelmiş, bu toprakları vatan bilmiş, emekleriyle, alın terleriyle değerlendirmiş ve zengin bir kültür oluşturmuşlardı. Çekilen acı ve yaşanılan mezalim yetmezmiş gibi yaşanan acılar, Avrupa Basını tarafından Türkler aleyhine çevirtip, katliamı Türkler yapıyor yalanıyla dünya kandırılmıştı.

Justin McCarthy, 1821-1922 yılları arasında yaklaşık beş buçuk milyon müslümanın Avrupa’dan sürüldüğünü ve beş milyondan fazlasının öldürüldüğü ya da kaçarken hastalık veya açlık sonucu öldüğünü tahmin etmektedir. Etnik temizlik, 1820’li-1830’lu yıllarda Sırp ve Yunanların bağımsızlıklarını kazanmalarının, 1877-1878 yıllarında 93 Harbi’nin, 1912-1913 yıllarında Balkan Savaşları’nın, I. Dünya Savaşı ve sonrasında Ermeni isyanları ve çetelerin katliamları ile Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun Yunanistan tarafından işgali sonucunda meydana geldi. Michael Mann, 1914 Carnegie Endowment raporunda bu eylemlerin Avrupa’da daha önce görülmemiş muazzam ölçüde etnik temizlik olarak tanımlandığını aktarmaktadır. 20. yüzyıla girerken Balkanların Osmanlı kontrolündeki bölgelerde 4.4 milyon Müslümanın yaşamakta olduğu tahmin edilmektedir. Maria Todorova’ya göre, 19. yüzyılın son 30 yılında bir milyondan fazla Müslüman Balkanlar’ı terketti. 1912-1926 yılları arasında 2,9 milyona yakın Müslüman ya öldürüldü ya da Türkiye’ye göçe zorlandı. I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da 2.5 milyon Müslümanın öldüğüne ilişkin tahminler vardır.

Etnik soykırımın yanısıra, ekonomik şartlar da Türklerin hayatlarını sürdürmelerini engelliyordu. Çünkü  o zamanlarda Hristiyan halk kitlelerini  bilincinde olmadıkları millî bağımsızlık  eylemlerine katmak  amacıyla ekonominin ve üretimin en önemli aracı olan toprağa ve çiftliklere sahip Türk ve Müslümanların  mülkleri  ellerinden alınmaktaydı. Hem Türk ve Müslümanlara, hem de Hristiyanlara karşı Sırp Haydukları, Hırvat Uskokları, Yunanlı Kleftleri, Bulgar ve Makedon Komitacıları  bölgede istikrarı bozacak bir şiddet aracı olarak kullanıldılar.

Balkan Halklarının bağımsızlık hareketlerinin genelde soykırıma dönüştüğü görülmektedir. Sırp Ayaklanmaları ve muhtariyeti  (1804, 1816, 1862 , 1867, 1876 ),  Karadağ isyanları (1702-1852-1864) Yunan İsyanları ve bağımsızlık süreci (1821-1830), Bulgar isyanları ve muhtariyeti (1835, 1841, 1849, 1867, 1876, 1877) gibi olaylar bu soykırımlara örnek gösterilebilir.

Osmanlı  ordusu savaşları kaybedip doğuya çekildikçe  Türk ve Müslümanlar katledilmiş, canını kurtarabilenler göçe zorlandıklarından  her şeyini bırakıp tarifi  imkânsız acılarla kitlesel bir şekilde yurtlarını terk etmişlerdir.

Osmanlı imparatorluğunun, 1683 Viyana bozgunundan itibaren  zayıflaması nedeniyle 1697 yılında Avusturya  İmparatorluk Ordusunun Üsküp’ü işgal edip yakmasıyla başlayan mezalim, 1821 Yunan ayaklanmasıyla ‘Ulusal bağımsızlığı sağlamak uğruna, kendi içinde birlik gösteren bir ulus kurmak  amacıyla bir engel olarak gördükleri  Türkleri yok etmek’   Balkanlarda daha sonraki ayaklanmalar için bir model  haline geldi.

1702’de Karadağ’ın bağımsızlığının ilk adımı sayılan Müslümanların kılıçtan geçirilmesi;

1774’te Kırım’ın kaybedilmesiyle 1800’lere kadar  500.000’e yakın insanın Rumeli ve Anadolu’ya göç etmesi;

1806-1812 arasında Sırp , Hırvat , Rum ve Bulgarların mezalimi neticesinde 200.000’e yakın Müslümanın göçü;

1821  Eflak’ta İpsilanti ayaklanmasının Müslüman kıyımıyla başlamasına ilave olarak,

1828-1829 Osmanlı-Rus savaşında Müslüman yerli halka yapılan mezalim sonucu Varna’dan Edirne ve Çorlu’ya kadar büyük bir göç dalgası oluşturmuştu.

1856-1865 Kırım Savaşı ise, iki milyondan fazla göçmenin gelmesine yol açmıştı.

1866 Girit isyanında, 1876 Bulgar isyanında, 1877-1878 (93) savaşında Rus’lar Türk köyleri arasında dehşet salarak yurtlarından kaçmalarını sağlamak için ‘toplu imha’ yolunu tercih etmişlerdir. Böylece  1.253.500 kişi göç etmek zorunda kalmış ve Müslüman Türk nüfusun %17’sine  tekabül eden  261.937 kişinin katledildiği  korkunç bir soykırım ortaya çıkmıştır.

1903 Makedonya eylemlerinde katliamlar devam etmiştir.

1912-1913 Balkan Savaşlarında da etnik temizlik için Türk ve Müslümanlara karşı  soykırım  yapılarak  632.408 kişinin  katledildiği, 812.271 kişinin Türkiye’ye göç etmek zorunda bırakıldığı ortaya çıkmıştır. Gerek düzenli ordu birlikleri gerekse çeteler, işkenceyle tecavüz edip katlettikleri  kadın, çocuk, yaşlı çaresiz  ve savunmasız  sivillere hiç acımadılar. Müslümanlarla Katolikleri din değiştirmeye zorlayarak  Ortodoksluğa  geçirdiler (Müslümanların çok az bir kısmı tanassur etmiştir), kabul etmeyenleri vahşice öldürdüler.  Bu katliamlar esnasında Yunanlıların kâfir saydığı Yahudileri de, ayrım gözetmeksizin  hevesle katlettiler. Mora isyanında  ‘Hiçbir Türk kalmayacak/Ne Mora’da, ne dünyada!’ diye bağıran Hıristiyan halk, yarımadanın her bölümünde, sivil Müslümanlara  saldırdı ve hepsini öldürdü. Geriye dönüş umudunu yok etmek için, Müslümanların evleri yakıldı, mülkleri tahrip edildi. Yunanlı Patras Başpiskoposu Germanos ayaklanmacılara, ‘Hıristiyanlara huzur! Konsoloslara saygı! Türklere Ölüm!’ diye sesleniyordu. 1821 Martında çoğunluğu Rum Ortodoks dininde olan Romanya’da da, Alexandros Ypsilantes önderliğinde Rum asilerin, Osmanlılara karşı  tüm Balkanlara yayılabilecek bir ayaklanma başlatmak girişimi sırasında  benzer şekilde Türkler, soğukkanlılıkla öldürüldüler.

Tarihe 93 Harbi olarak da geçen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında  Bulgaristan’da “Türklerin ele geçirilebilen her yerde öldürülmeleri” emrediliyordu.

1912’nin sonbaharında  Kievskaya Mysl  isimli gazete için muhabirlik yapan Troçki Balkanlar’daki vahşetle karşılaştığında  şok olmuştur. Makedonya’da  etrafa yayılan başı kesik Müslümanlara ait değerli eşyaların sistematik bir şekilde yağmalandığını, evlerinden kapı ile pencerelerin bile söküldüğünü yazdı.

1914’te Carnegie Vakfı’nın oluşturduğu bir uluslararası soruşturma komisyonunun hazırladığı raporda ise Balkan Savaşları sırasında Müslümanlara yapılan mezaliminin sistemli bir politikanın ürünü olduğu sonucuna varılıyor. Aynı raporda, Müslümanların ev ile köylerinin küle dönüştüğü ve silahsız masum insanların katledildiği belirtiliyordu.

Amerikan basınından alınan şu ifadeler gerçeği kısa ve net bir biçimde ortaya koyuyor:  “Yunanlıların Müslümanlar üzerinde gerçekleştirdiği suçlar ve vandallık, insan zihninin açıklayabileceği türden değildir.”

Bütün bu ifade ettiklerim arşiv belgelerinde bulunmaktadır.

Tarihin en büyük katliamları, (1877-1878) 93 Harbi ve 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında Yunanlar ve Bulgarlar tarafından Müslüman Türklere uygulanmıştır. Müslümanları öldürmek istemeyen Bulgar halka ise Ruslar eziyet etmiş ve köylerini yakmışlar, böylece Müslümanlara yardımdan uzak tutulmuşlardı. Özellikle Balkan Harbi sırasında da Bulgarlar Ruslar’dan öğrendikleri zulüm tekniklerini geliştirerek uyguladılar.

Çatalca’ya kadar ilerleyen Bulgar Orduları ve onlara yardım eden Bulgar komitecileri Trakya ve Makedonya’da katliamlar yaptılar.

Yalnızca Müslüman ahaliyi kıyımdan geçirmekle kalmayıp aynı zamanda İslâma ait izleri de ortadan kaldırmaya da çalıştılar. Kasabalarda ne bir cami ne de bir Müslüman evi bırakmıyorlar çoğu zaman da Müslümanları camilerin içine hapsettikten sonra  ateşe veriyorlardı. Kalan camilerin ise minaresini yıkarak kiliseye çeviriyorlardı.

Göç ettirme, Hristiyanlaştırma , İşkence ve cinayetle yapılan Soykırım sonucunda Balkanların etnik ve dini haritası kökten değiştirilmiş olup, Justin McCharthy’nin  ‘Ölüm ve Sürgün’ adlı eserinde belirttiği gibi, Balkanlarda  1821-1922 yılları arasında beş milyondan fazla Müslüman Türk, ülkelerinden sürülüp atılmıştır. Beş buçuk milyon Müslüman Türk de kimi savaşlarda öldürülerek, kiminde sığıntı durumunda iken açlıktan ve hastalıklardan canını yitirmiştir. Balkan Savaşları öncesinde  Arnavutluk hariç  Osmanlı’nın Avrupa’daki topraklarında 2.315.293 Müslüman yaşıyordu. Balkan Savaşları sonrasında ise  632.408 sivil Müslüman  katledilmiş, nüfus %62 oranında azalarak  870.114 ‘e inmişti (Göç edenlerin  ancak  413.000’i  Anadolu’ya ulaşabildi).

Biz fethettiğimiz yerlerde yaşayan Hristiyan halka  hiçbir zaman böyle insanlık dışı davranmadık. Kimseyi katletmedik, kimseye zorla isim değiştirtmedik, kimseye zorla din değiştirtmedik. O yüzdendir ki, bugün Sırbıstan’da Sırplar, Bulgaristan’da Bulgarlar, Romanya’da Romenler, Yunanistan’da Yunanlar, özkimlikleri ile yaşayabilmektedirler.

 

Osmanlı’dan Günümüze Mülteciler

Vakit darlığı sebebiyle sizlere Kafkasya’daki soykırımı, mezalimi ve Kırım Türkleri ile Ahıska Türkleri üzerinde, önce Çarlık Rusya’sının daha sonra Sovyetler Birliği’nin uyguladığı etnik temizlik politikasını ayrıntılı şekilde anlatamayacağım.

Rus emperyalizmi Altınorda İmparatorluğu’nun (1240-1502) çöküşü ile bu bölgede Kazan, Kırım, Astrahan, Kasım ve Sibir Hanlıklarının işgali ile başlamıştır. Çar IV. İvan, dördüncü seferinde Kazan Hanlığını ele geçirerek Orta İdil sahasında MS. 6. Yüzyıldan beri devam eden Türk hâkimiyetini sona erdirmiş oldu. Bu işin kolay olmadığını şu örnekle ifade edelim: Kazan Hanlığı 115 yıllık hâkimiyet döneminde Ruslarla 102 defa savaşmıştır. Rus istilacılar sadece şehirleri almakla kalmamış, bu topraklardaki cami, mescit, kütüphane gibi İslam-Türk eserlerini de tahrip etmişler; halkı sürgüne göndermiş ve Hıristiyanlığı kabul etmeyenlere eziyet etmişlerdir. Yalnız Kazan’da çıkan bir isyanda 10.000 Türk öldürülmüştür. Kazan mücadelesinin ilk yıllarında ise toplam olarak 400.000 Kazan Türkü öldürülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonunda Kırım Türklerinin tamamının bir gecede hayvan vagonlarına zorla bindirilerek Sibirya’ya sürülmesi başlıbaşına bir katliam ve insanlık faciasıdır. Gene aynı dönemde Gürcistan’da yaşayan ve esasen Osmanlı Türkü olan Ahıska Türklerinin benzeri şekilde sürgünü de içler acısıdır.

Kuzey Kafkasya’da Kuzey Kafkas halkları olan Türkler, Çerkesler, Çeçenler, Kabardinler, Balkarlar, Kumuklar, İnguşlar, Lezgiler, Avarlar vb.’nin Rus hâkimiyetine girmemek için yazdığı destanlar da tarihimizin en şerefli fakat bir o kadar da acı sayfaları arasındadır.  Çarlık Rusyası, Dağıstan ve bütün Kuzey Kafkasya’yı ele geçirmeye karar verdikten sonra 1828’de Karaçaylıları ağır bir mağlubiyete uğrattı. Rus istilasına ve hâkimiyetine karşı ayaklanan Dağıstanlıların başında ilk olarak İmam Gazi Muhammed vardı. Daha sonra Şeyh Şâmil bu mukaddes cihâdın imamlığına geldi. Şeyh Şâmil tam 25 yıl, hatta daha da fazla bir süre Rus istilasına karşı direndi. Ancak Rus kuvvetlerinin sayı ve silah üstünlüğü karşısında 1859 yılında teslim olmak zorunda kaldı. Şeyh Şâmil’den sonra bir müddet Kafkas direnişi devam ettiyse de 1864 yılından itibaren Kafkas halkından onbinlerce aile Türkiye’ye iltica ettiler.

Görüldüğü gibi Anadolu halkı 19. yüzyılın ortalarından itibaren uzun olmayan bir sürede milyonlarca mülteciye kucağını açmış; âdeta asr-ı saadetteki ensar gibi muhacirin kabul ettikleri bu insanlarla ekmeğini paylaşmıştır.

Sevgili gençler;

Böylesine âlicenap ve vicdanlı bir toplumu soykırım ile suçlamak çok büyük bir vicdansızlıktır. Üstelik bu suçlamanın tarihî gerçeklerle bağdaşmadığı da ortaya çıkan arşiv belgeleriyle ispatlanmıştır. 1,5-2 milyon Ermeninin soykırıma uğratıldığını uyduranlar o tarihte yapılan sayımlarda Osmanlı topraklarında bu kadar Ermeni nüfusunun yaşamadığını görmek istememişlerdir. Tek tek tespit ettiğimiz rakamlara göre tehcir esnasında çeşitli hastalıklar ve doğuda eşkiyaların saldırıları neticesinde can kaybına uğrayan 384.000 Ermeni vardır. Bunları savunmak için yanlarında bulunan çok sayıda Türk jandarması da şakîler tarafından şehit edilmişlerdir. Diğer taraftan sadece 1918 ile 1928 arasında 10 senede Revan’da Ermeni çeteleri tarafından  etnik temizliğe tabi tutularak şehit edilen Müslüman Türk sayısı 500.000’in üzerindedir. Bu dönemde Ermeni çeteleri tarafından hiç görülmedik vahşi işkencelerle öldürülen Müslüman Türk sayısının ise 1 milyonun üzerinde olduğu bilinmektedir.

 

Sevgili gençler;

Türk Milleti, gerçekten necip bir millettir. Zira, on asır İslâmın îlâ-yı kelimetullah bayrağını taşıma şerefine nâil olmuş bir Millettir. Biraz önce misalleriyle anlattığım gibi Osmanlı Döneminde mültecilere en zor şartlar altında ne kadar şefkatle, sevgiyle ve insanca davranıldığını gördük. Buna mukabil, Batı’da (Avrupa’da) ve Doğu’da (Rusya, Çin) toprakların öz sahiplerine bile nasıl zalimane muamele edildiğini görmüş bulunuyoruz.

Aradan geçen bu kadar asır ve yıldan sonra emperyalist ülkeler, Batının sahte hümanist (aslında egoistleri) ile Türkiye Cumhuriyeti Devletindeki Osmanlı torunlarının farkını açıkça müşahede edebiliyoruz. Bir taraftan bütün zenginliğine rağmen Suriye’li 200.000 mülteciyi Ege ve Akdeniz’de boğulmaya terk ederek istasyonlarda, sınırlarda bir zamanın Nazi uygulamalarını andıracak şekilde telörgüler çekerek ülkelerine almamak için elinden geleni yapan Batı; diğer tarafta o Batı ülkelerinin hepsinden ekonomik bakımdan daha düşük gelirli olmasına rağmen 2 milyondan fazla (3 milyona yakın) mülteciyi bağırlarına basıp, bunun için kısıtlı bütçesine rağmen 7 milyar harcayan, onlara Hazreti Peygamberin verdiği terbiyeyle “muhacirin” muamelesinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devleti… Aradan geçen asırlar bu zihniyetleri hiçbir zaman değiştirmemiştir. Batının maddeye tapan acımasız materyalizmiyle Müslüman Türk Milletinin âlicenaplığı aynen devam etmektedir.

Sevgili gençler;

Son olarak sizlere şöyle seslenmek istiyorum. Biz, Çanakkale Şehitlerinin torunlarıyız. Kimse boş yere uğraşmasın. Verecek tek karış toprağımız yoktur. Gerekirse bayrağımız ve vatanımız için ikinci bir Çanakkale mücadelesi vermeye hazırız. Türkiye Cumhuriyeti Devleti İstiklâlini ve birliğini devam ettirip ayakta durmaya devam ettikçe bütün İslâm ve Türk dünyasının garantisi olacak; 300 milyon Türk’e, 2 milyar Müslüman’a kucağını açacaktır. Gelecekte açılacak kucakların sahibi Asım Neslini siz teşkil edeceksiniz.

Sözlerimin sonunda, bana bu konuşma şerefini bahşeden ve Giresun Üniversitesine hayatının son beş yılını âdeta vakfeden rektör Hocamıza şükranlarımı sunuyor, Üniversitenizdeki bu mucizevi gelişmeden ve başarıdan dolayı onu, akademik ve idari kadrosunu canı gönülden tebrik ediyor, hepinize başarılar dileyerek sevgi ve saygılar sunuyorum.

Yorumlar

E-posta aboneliği

En Son Haberler
AnketTümü
Sitemizin Yayınlarını Nasıl Buluyorsunuz
 
haber yazılımı: buki